Vengma, hiç bir partinin borazanı değildir. Hiç bir partinin düşmanı da değidir. Kürt partilerinin doğru politikalarını destekler, yanlış politikalarını eleştirerek yol göstermeye çalışır.

Annem

İlhami Sertkaya / Mayıs ayının son günü, (31-5-2020), pencerede karşı evlerin önlerindeki ağaçlara bakındığımda, narin yaprakların nazlı sarsıntıları, ince dalların yaşlı bir insanın rahatsız edilişi gibi yerinden kımıldamalarına dalmış, düşlerimle geziniyordum. Korona günlerinin alışılmadık sakinliği, düşlerimi yapraklardan gökyüzünün mavi berraklığına yansıtmış,orada  geçmişin dolu sayfalarına bakınıyordum. Koca geçmiş, bir film şeridi gibi nasıl da saniyelere sığıyor, hızlanıyordu. Duygularım, bazı sahneleri, tek seyircisi ‘şu belalı adam olan benim için durduruyordu. Ne ağaçlar, gökyüzü, sarsılan dallar- yapraklar; ne çocuk sesleri, kapı gıcırtıları..

Görmüyor, duymuyordum. Salonda gelen bir telefona cevap veren Şilan’ın anlayamadığım konuşmasıyla, hayallerimin karışık manzaraları kapandı, ortalıkta öylesine dolandım. Telefon bitince Şilan bana baktı; gözlerinden his edemeyeceğim kadar, saklı bir haberi bana ‘normal’ vermenin güçlülüğüyle ‘evet yani’ deyip, ona sormamı istediğini belirtiyordu, sordum;

-Ne var, kimdi? Bir durum mu var?

-Annen ölmüş!

Yakılan bir köyde, tesadüfen yangının ulaşmadığı uykulu yerinden yeni uyanmış, manzaraya şaşkınca bakıp anlamaya çalışan biri gibiydim.

-Benim annem mi ölmüş?

-Evet

Yani kırk yıllık ayrılıktan, kendisini sadece iki kez görebildiğim Annem…. Beni doğurduğu ve şimdi harebeye dönmüş, yılanlara-kertenkelere kalmış Pircan yaylasından ‘harabe evveli’zamanlarında büyüdüğüm o sıcak kucak, o özel his, koku, yaslandığım duygu, alıştığım o Kırmancca-Zazaca şarkılar, sözler, sesler…Ormanlık bir vadide, yok yere jandarmaların katlettiği genç kardeşininin cesedi üzerinde, yüzü dağdan kopan bir parça, gövdesi deli bir rüzgar gibi toprağa kalkıp inen Annem..Çocuklarını büyütmenin mutluluğunda, hep saldırıya hazır bir canavar gibi duran hayatta, baskınlarda, yağmurlu gecelerde kent karakollarına, sürgünlerde, hapislere ve bilinmezliğe savrulmuş çocuklarının ardında  dert yumağına dönüp dolaşmış  Annem..’Uygarlık ayılarının’ o pek eksilmeyen ‘devriyeli, darbeli’ zamanlarında, çok az kişinin kapısını çalıp selam verebildiği, babamla itilen yalnızlıklarda, titrek, kederli yüreklerini biribirlerine sararken, sıkca babama ‘Eziz, domani…(Aziz, çocuklar….) deyip ağlayan Annem.. Çewlik (Bingöl) gecelerinde, alıştığı şafak vakti, o uğursuz baskın sesleriyle kalkıp, sıkça Türkçe dillerini bilmediği polis-asker militerlerle boğuşmak zorunda kalan Annem..Yasaklı ve inkar dilinden çıkan kederli sesi bastırılan Kırmanc-Zaza Annem..

On yedi yıl sonra ilk kez kendisini göreceğim için,  o tarifsiz heyecan ve mutlulukla, Amsterdam hava alanında, karşılamaya beklediğim kadın, kapıdan çıkmış, insafsız bir tarihi o gün alt etmenin heyecanı ile etrafına bakınıyordu. Karşısına dikildim, yüzünü çevirdi. Ben de o yüze doğru döndüm, yine çevirdi. Şilan’ı tanıyan kadın, ona sarılınca, Şilan  beni göstererek sordu;

-Anne, tanımadın mı?

Kadın bana baktı ‘hayır’ dedi’

İşte oğlunu tanıyamayan bu kadındı benim Annem..

O kadar acımasız, zehir-zemberek olmuş hayatın trajik boşluğunda biribirimize sarıldık. Devrilmemeye  direnen gövdesindeki titreşimler, ağzında çıkan kopuk ve ağlamaklı sesini  parçalıyor, zar- zor anlaşılıyordu;’Way mayêne, mayêne..! Ez kor bî, maya to, to rê kor bo ke lajê xo naz nêkerd’! (Ah Anneler, Anneler..Ben kör olayım, Annen sana kör olsun ki kendi oğlunu tanıyamadı!)

Bilmem sizin de Annenizin sizi tanıyamadığı anlar oldu mu?  Bir an, size sarılmış, gögsünüze dayanmış,  kederlerden  yorgun bir başın, hiç bir şey ile kıyaslanamayan hafif, narin ağırlığının bir ömür boyu iki elinizin arasında okşanmak için kalmasını istediğiniz oldu mu?

Bağrına cevaplarını adeta yitirmiş soruları, hüzün kavşaklarıyla  göç yollarında, yabancı kentlerin bilinmezliklerine savrulan Annem.. Acılarını hep çocuklarından gizleyen, en uzun ayrılığı bende yaşayan Annem.. 

Paramparça düşlerimin yapıştığı fotoğrafında, bakışları yine  beklentili uzun yollarda, baş örtüsü yine bir boğuşmanın, sarsılmanın dağınıklığına hazır, ağzı yine bir Kırmancca ağıt melodisine kımıldıyor gibiydi. Kolları, kucağı, yangın sonrasından kalmış ve  harabe sonrası toparlanacak, iyileşecek bir bahçe enkazını andıran Annem…

Çocuklarının ardından geldiği  o büyük ve  yabancı olan kentte, umudu, çocukları ve kendisi gibi göç etmiş, aynı dili konuşan bazı yaşıtlarıydı. Her fırsatta köye gider, Karêr yamaçlarında, kalmış evlerin duvarlarında, mezar taşlarında dolanır, tarihle konuşur gibi geçmişine yaslanır rahatlar, dönerdi.

Bu kez, artık dönmemeye gitti.

Bu kez, (2-6-2020) İzmir’den Bingöl- Karer’e, uzunan yolda, bir daha uyanmamaya, sonsuzluğa uyuduğu tabutuyla gitti.

Bu kez, ne pencereye bakıp iç dünyasındaki kargaşaları izlemek,  ne de göç yorgunu ruhunu, bedenini tarayan hayalleri…. Tabutu, tümsekteki köy mezarlığında hazırlanmış yerine indirilmeden önce, karşı vadinin  eteğinde, harebeye dönmüş ve  Homık mezrasında tek kalmış, ‘baba evine’ götürüldü. Kapı eşiğine indirilen tabut, kayıplara karışmış mezra tarihini işaret eden harebelerden çıkan çılgın bir sessizliği yankılatıyordu.  ‘Gelin’ olarak çıktığı aynı kapı eşiğinde, şimdi yazılmamış bir tarih gibi suskun bir elvedaya duruyordu. Orta yerde, tabuta uzanan eller ve hüzünlü bakışlar arasında, çocuklarının hıçkırıkları, yönlerinden kopulmuş rüzgar misali, annesizliğin acılı kuytuluklarında belirsizliğe yankılanıyordu.

Orta yerde, tükenmiş seslerin, sözlerin, sonlanmış bir ömrün yokluğuna büyüyen özlem..

Omuzlara kaldırılan tabut, ‘baba evi’nin sır saklı bir tarihin, dilsiz duvarının etrafında son kez gezdirildi. Hüzün yumağını andıran kalabalık, sonsuz bir ayrılığın bağrında bıraktığı  ‘elveda’ ile, her bir taşı, yaprağı anılara serilmiş tarla yerinden geçerek Pircan köyünün tümseğindeki mezarlığa vardı. Kazılmış mezarın derinliğine indirilen tabut, üzerine dökülen toprakla kaybolunca, ebedi ayrılığın gerçeği, sanki ilk kez o an his ediliyordu. Hızlanan küreklerde kopan sesler,  ağlamaklı hıçkırıklar içiçe karışmış, boynu bükük ziyaret tepelerine eriyen bir boşluk gibi iniyordu.

Toprak duruldu, kürekler dindi, bir ömür alıştığım o tarifisiz  ruhsal sıcaklık, fedekar, sevgili Annem, yoruldu, çekildi gitti işte… Bu bahtsız coğrafyanın adını aldığı karşı Karer dağının zirvesinde,  bir bitiş ve başlangıç arasında, bir göçmen kuş katarı uçuyor olmalıydı o an.

Çocukları için o Kırmanç, esmer, ateş körüğü  yüreğini eskiten Annem;Sana dokunamadım, seni öpemedim, uğurlayamadım. İçimde kalan  bu acı boşluk, seni sevmemin, özlememin ömür boyu taşıyacağımın nişanıdır. Sen rahat uyu, beşikten mezara kadar taşıdığın o Kırmanç-Zaza dilini, kimliğini, bütün ‘uygarlık ayılarının’, inkarların suratlarına savurup yaşatacağım. Gelebilirsem bir gün mezarına, ‘ bir asır boyu ağlayacağım’.

Ruhun şad olsun güzel Annem..!

İlhami Sertkaya

... Bu yazımız ile ilgili görüşünüz? ...

Loading spinner

Yorum Yazın

E-posta hesabınızı yayınlanmıyoruz

16 − 2 =

Kullanıcı deneyiminizi artırmak için çerezler kullanıyoruz. Sorun yok, rahat olun. Size özel herhangi bir bilgiyi yayınlamıyor ya da paylaşmıyoruz. Anladım, sorun yok Daha Fazla