Vengma, hiç bir partinin borazanı değildir. Hiç bir partinin düşmanı da değidir. Kürt partilerinin doğru politikalarını destekler, yanlış politikalarını eleştirerek yol göstermeye çalışır.

Madalyonun Ters Yüzü

Vengma / Bu İbrahim Aydın’ın yazdığı, Doz Yayınlarının yayınladığı bir kitabın adıdır. İbrahim Aydın, en eski PKK lilerden birisidir. 1972 tarihinde Abdullah Öcalan Ankarada onunla tutuklanmış, cezaevine atılmışlardır. Haki ve Baki Karer, Kemal Pir ve diyer Kürdistan devrimcileri onun evinde Öcalan ile tanışmışlardı. İbrahim Ankara’dan Antep’e gider, burada Eğitim Enstitüsünde beden eğitimi öğretmeniyken Kürdistan devrimcileri grubunun örgütlenme faaliyetlerinde yer alır.

Antep’te deşifre olunca Diyarbakır’a gider. Avukat Mahmut Bilgili ve Selim Çürükkaya ile Ofis semtinde bir apartman dairesinde kalır. Diyarbakır belediyesinde çalışırken örgütsel faaliyetini sürdürür, 12 eylül darbesi yaklaşınca yurt dışına çıkar.

Uzun süre Şam ve Bekaa vadisinde kalır. Avrupa da PKK koordinatörlüğü yapar, Avrupadan Şam Üzeri Güney Kürdistan’a geçer. Burada PKK den ayrılarak KDP ye sığınır.

İbrahim Aydın 1980-1985 yılına kadar PKK içinde olan bitenleri ince ayrıntılarına kadar bilir. Kitabı okuduğunuzda mutlaka şimdiye kadar bilmediğiniz pek çok konuyu bilmiş olursunuz.

Bilindiği gibi PKK nın, yalanlar manzumesi gibi bir resmi tarihi mevcuttur. İbrahim Aydın’ı okumakta ve madalyonun arkasını da bilmekte fayda var diyerek kitaptan bir bölümü değerli okyucularımıza sunmak isteriz:

“PKK II. KONGRESİ

  PKK II. Kongresi 20 Ağustos 1982 tarihinde toplandı. Ben yine Öcalan tarafından divan başkanlığına aday gösterildim. Üye olarak ta Selahattin Çelik’i önerdi. Önerisi oy birliğiyle kabul edildi. Üçüncü üye için ne teklif, ne de seçim yapıldı. Yine I. Konferans’ta olduğu gibi doğal üye olarak kendisi gelip yerine oturdu. Bu hareketiyle kongre üyeleri üzerindeki otoritesini gösteriyordu. Oysa öneri yapılsa elbette kabul görecekti. Ama bunu bile kişiliğine yediremiyor, kendisini kongrenin üstünde görerek, doğal bir kongre üyesi olarak delegeler arasında oturmayı kabullenemiyordu. Ev sahibi kendisiydi…

Gerçekte bu kongre partinin ideolojik, siyasi ve askeri konularda daha önce yapılan tespitlerinin resmi karar alma toplantısıydı. Bunun dışında Öcalan çok genel değerlendirmelerle birlikte bazı yetmezlikler üzerinde durdu. Kendisi özel olarak herhangi bir kişiyi hedef alarak  konuşma yapmadı. Bu görevi başkalarına vermişti… Saime Aşkın ise Lübnan ve Suriye alanındaki çalışmalarda kız arkadaşların dışlandığını belirterek ayrımcılık yapıldığını, bu tavrın düzeltilmesi yönünde konuşma yapması üzerine, kendisine yapılmış bir sataşma olmamasına karşın yanıt vermeyi üstlenen Duran Kalkan, Avrupa’daki çalışmaların yetersizliğinden başlayıp, kız arkadaşları hedefleyen bir konuşma yaptı.

En sorunlu bölge olarak hedef tahtasına konan Avrupa’dan gelen Çetin Güngör ise çok daha farklı bir değerlendirme yaparak partinin kurumsal kimliğini sorgu altına aldı. MK’nin var oluş ve işleyiş biçimini yetersiz görerek “Allah göstermesin, ya Ali (Öcalan) arkadaşa bir şey olursa biz ne yaparız?” diyerek konuşmasını sonlandırdı. Bu sözlerin Öcalan’ın ne kadar hoşuna gittiğini bilemem ama, partinin bütün geleceğini bir kişiye bağlamanın tehlikesini anlatmak istiyordu. Öcalan kendisini PKK’nın varlığıyla eşdeğer tutuyor, “ben olduğum kadar, o da vardır” anlayışıyla, partiyi ve kendisini birbiriyle bütünleşmiş tek organ olarak görüyordu. Oysa Çetin Güngör’ün üstüne basmak istediği sorun, modern ulusal kurtuluş hareketi olma iddiasındaki PKK’nın kurumsal bir yapıya dönüştürülmesi gerektiğiydi.

Dile getirdiği sorunları Parti’yi, savaşta ve siyasette kurumsallaşan kimliğiyle, uluslararası ilişkilerde muhatap alınacak bir seviyeye  yükseltme kaygısı olarak okumak gerekiyordu. Öcalan ise partiyi kişiselleştirerek, kendisi üzerinden yapılacak ilişkileri tercih ediyordu. Buradaki anahtar kelime olarak karşımıza yine, “canlı yakalama” konsepti çıkıyordu. Buna uygun olarak, günün birinde “Ankara’dan çıkıp, yine Ankara’ya dönme” denklemiyle dile getirdiği çözümlemedeki kontrolü elinde tutma kaygısı, can alıcı noktayı oluşturuyordu. Oysa Çetin Güngör parti düşmanı değildi. Yönetim tarzının yanlışlıklarını, tehlikelerini göstererek gelecek için perspektifler sunmaya çalışıyordu. Bu kadarıyla bile Öcalan’ın hedefine girmesi için yeterliydi. Bilerek, istenerek parti düşmanı haline getirildi ve temel sorunların tartışılmasının önü alındı.       

 Nitekim sonraki gelişmeler gösterdi ki, Öcalan kendisini PKK’nın bütünü olarak görmekte, herşeyi ona göre planlamaktadır. Artık eski yoldaşlık ve karşılıklı güven ilişkisine ihtiyacı yoktu. Kadroların canları ve kanları pahasına yarattıkları emeklerin üzerine oturmuş, kendisini tek kişilik önderlik kurumunun sahibi olarak görüyordu. Odak noktası parti ve mücadelenin hedefi değil, kendisidir.

Lider kültünü kurumsallığın önüne koymaktadır. Bütün güç odaklarını elinde topladığından itibaren gerçek kimliğini de açığa çıkartıyordu. Çünkü ona göre tarihi yaratanlar liderlerdir… Kürt halkının ve PKK’nın var oluş nedeni kendisidir ve kendisiyle birlikte ya vardırlar, ya da yokturlar. Kürt halkının tarihsel kazanımları onu ilgilendirmemektedir. İmralı sürecindeki değerlendirmelerle bunu doğruladı. İleri sürdüğü düşünceler PKK kitlesinde o kadar tepkiyle karşılandı ki, yandaşları O’nun ilaçla uyutulduğunu söyleme durumunda bile kaldılar. Ne var ki ilaçın etki süresi bir türlü bitmiyordu. Bilinç altında sakladığı bu düşünceleri Kurtuluş örgütü lideri Mahir Sayın ile yaptığı bir söyleşide, “kurum” sözçüğünden ne kadar kuşku duymasıyla anlatmaktadır.

“Kurum diyorsunuz, burda kurumun varlığından ziyade ki, o na da fazla güvenmemek gerekir….. İşte bizde de var böyle kurumlar, ben fazla ciddiye almıyorum…. Tarihte sen şimdiye kadar çok etkili olmuş komutanlardan hangisinin partisi vardır diyorsun, hangisinin kurumu vardır diyorsun? Kendisi vardır diyorsun değil mi, o kalmış” diyerek kurum dışında bir Napolyon örneği verirken, hiç kimseye güvenilmemesi gerektiğini de Sezar-Brütüs ve arkadan hançerlenen Hz. Ali örneğiyle delillendirir. (Erkeği Öldürmek s.290-291) Öcalan’ın partisine bile güveni yoktur. Güveni olmadığını Suriye çıkışında parti tarafından davet edildiği halde Güney Kürdistan’a gitmeyerek, bir tek gün bu topraklara ayak basmayarak, yapılan kongre-konferans veya toplantılara sadece uzaktan mesajlarla katılarak  göstermiştir.

Moskova’ya kadar giden Fransız ordusunun seferlerinde yapılan her savaşta Napolyon askerlerinin başında ve arasındadır. Zor anlarda verdiği moralle onlardan biri gibi, sade bir askerdir… Ama ilerde bizim tarihimiz yazıldığında, gerillanın ve Parti’nin, cephede bir gün bile bulunmamış lider tarafından, ‘kararnamelerle’ sevk ve idare edildiği yazılacaktır. Napolyon’un ismi dışında bir de Fransa diye bir ülke ve devletin olduğunu unutuyor. Ve Fransa’yı modern devlet haline getiren kurumların temellerinin Napolyon tarafından atıldığı göz ardı ediliyor. Buradaki narsist anlayış tam da Öcalan kişiliğine uymaktadır. Çünkü onun kadrolar önünde yaptığı söyleşilere bakınız, hepsinde mücadele içinde vurulmuş kadroların kanı üzerine yapılan duygulu anlatımlarla, parti önderliğine bağlılığın ne kadar önemli olduğunu duyarsınız. Parti ve önderlik kendi şahsında bütünleşmiştir. O’nun görüşleri  dışında bir karar, Merkez Komitesi tarafından asla alınamaz, sorguya tabi kılınamaz. Merkez Komite göstermelik bir aygıt gibi orta yerdedir. PKK yönetiminin en üst sıralarında bulunanlar “Eğer başkan böyle söylüyorsa, bir bildiği vardır” deyip sorgusuz sualsiz uyguluyorsa, hareket içindeki en iyi PKK’lı, ölen PKK’lıyla, bu mantığı uygulayan PKK’lıdır.

‘Önderliğin’ “bize ayak uyduramıyorlar” deyip “hain ve ajan” diye ilan ettiği kişiler ise, söylenenleri ve yapılanları bir mantık süzgecinden geçiren, sorgulayıp çözümlemeye çalışan kadrolar olmuştur. O ise düşünen-tartışan değil, uygulayan bir merkez komitesi istemiştir. MK üyeleri bu haldeyken, diğer kadroların düşünmeye zaten hakları kalmıyordu… Koskoca bir PKK kitlesi bu yöntemlerle yığınlaştırılmıştır.

 MK seçimi için istenen 15 ismin yazıldığı tutanaklarla birlikte kongre dosyası Öcalan’a teslim edildi. Yapılan açıklamada Abdullah Öcalan, Duran Kalkan, Cemil Bayık, Ali Haydar Kaytan, İbrahim Aydın, Ali Çetiner, Çetin Güngör, Kesire Yıldırım, Mehmet Karasungur, Mahsun Korkmaz, Selahattin Çelik asıl üye,  İsmet Doğru, Ali Ozansoy, Ali Ömürcan (Terzi Cemal) ise yedek üye olarak seçildikleri açıklandı. MK listesinde adı geçen Mehmet Karasungur ve Mahzun Korkmaz Güney Kürdistan’da olduklarından ve Ali Ömürcan ise 25 kişilik özel eğitim alanında olduğundan kongreye katılamamışlardı.                

  Ağırlıklı olarak MK üyeleri ve kadroların ülkeye ve Güney Kürdistan’a gitmeleri planlanırken Çetin Güngör, İsmet Doğru, S. Karakuş, Şenay, Saime Aşkın, Salman Ömürcan, Evin (kod) ile birlikte adını hatırlayamadığım birkaç arkadaş daha Avrupa çalışmalarına dahil edildiler. Ben ise İsrail’in Lübnan’ı işgal etmesi sonucu bu bölgedeki arkadaşların Suriye’ye güvenlikle geri çekilmelerini sağlamak üzere görevlendirildim. Bu arkadaşların Halep, Afrin ve Kobani’ye yerleştirilip, oralarda siyasi ve askeri eğitimlerine devam etmelerini sağladım.

Kız arkadaşların barınmaları için Halep’te bir ev kiralanırken, yirmiye yakın erkek kadro Afrin girişinde bulunan büyükçe bir eve yerleştirildi. Bu grubun sorumluluğu Ali Ozansoy’a verildi. Bir o kadarı da Murat Karayılan sorumluluğunda Kobani’ye sevkedildi. Karayılan’ın burada bulunması tesadüfi değildi. Kaçakcılıktan gelen tecrübesiyle sınır boylarını çok iyi tanıyordu. Kaldıkları evin bir bölümüne beni götürdüğünde odanın fünyesi çıkartılmış mayınlarla dolu olduğunu gördüm. Sorumluluğunu üstlendiği gruba mayın tarlalarından bunların emniyetle çıkartılmasını ve kullanılması öğretiyordu.

Bunun dışında yerel halktan olan gençleri de bu çalışmalara katmayı ihmal etmiyorduk. Bu konuda Rojava’daki Kürt halkından maddi, manevi  büyük destekler görüyorduk. 1983 Nisan ayının son günlerinde Kobani’den Halep’e döndüğüm sırada beni, Şam’dan gelen Cemil Bayık karşıladı ve hemen acilen Şam’a dönmemi, Ali arkadaşın (Öcalan) beni beklediğini söyledi. Ne olduğunu sorduğumda “Alçaklar, şerefsizler, Avrupa’ya gidince kendilerini şaşırıyorlar. Semir’i de, Şoreş’i de parti örgütsel çalışmaları değil, kendi kafalarına ve yaşam tarzına göre hareket ediyorlar.” diyerek sayıp duruyordu. “Neden ben” sorusuna ise “Almanya’ya senin gitmeni istiyor” diye yanıtladı. PKK tarihine ‘Semir Olayı’ olarak geçecek olan yargılamaların başlangıcı ve ilk müdahalesi benden öncedir. Uzağında olduğum, detaylarını bilmediğim olaylar hakkında tek yanlı bilgilerle yüklenerek yanlış kararlar alınabileceğini düşünerek, gitmekten yana olmadığımı ama parti kararı ise buna uyacağımı söyleyerek gerekli bürokratik işlemler için hazırlıklarımı yapmaya başladım.

Bu nedenle bizleri ve dolaysıyla partiyi Semir olayı gibi aşamaya getiren olaylar zincirini Avrupa müdahalesinden önce açıklamak konuyu daha iyi anlamak açısından zorunlu oluyor.”

Doz Yayınlarından geçen gün çıkan kitap okunmayı bekliyor!

... Bu yazımız ile ilgili görüşünüz? ...

Loading spinner

Yorum Yazın

E-posta hesabınızı yayınlanmıyoruz

2 × 5 =

Kullanıcı deneyiminizi artırmak için çerezler kullanıyoruz. Sorun yok, rahat olun. Size özel herhangi bir bilgiyi yayınlamıyor ya da paylaşmıyoruz. Anladım, sorun yok Daha Fazla