Vengma, hiç bir partinin borazanı değildir. Hiç bir partinin düşmanı da değidir. Kürt partilerinin doğru politikalarını destekler, yanlış politikalarını eleştirerek yol göstermeye çalışır.

Türkiye Suriye Çatışması


Faysal Dağlı

İdlib’deki gelişmeler ile ilgili yapılan yorumların odağında Türk ve Rus ilişkileri yer alırken, meselenin Kürdleri yakından ilgilendiren boyutları neredeyse görmezden geliniyor. Ancak bu boyutları görmezden gelmek, İdlib’in sonucunun Kürdleri çok yakından etkileyeceği ve onları yeni tehlikelerle yüz yüze getireceği gerçeğini değiştirmemektedir!

Öncelikle şu gerçeği bir kez daha hatırlatmakta yarar var: Siz savaşla ilgilenmezseniz bile, savaş sizinle ilgilenecektir! Yani durum, Kürdlerin, İdlib savaşının kendilerini ilgilendiren boyutlarını ve sonuçlarını şimdiden konuşmalarını ve duruma uygun pozisyonlar geliştirmelerini zorunlu kılıyor. İdlib savaşı, Kürdlerin çekirdek çıtlatıp ‘yiyin biri birinizi’ diyerek seyirci kalabileceği bir olay olmadığı gibi, kendileri açısından ciddi tehlikeler de içeren, kayıtsız kalınamayacak ağır sonuçları olabilecek bir durumdur.

2015 yılından bu yana Suriye sahası üzerinde kurulan geçici/kırılgan/taktiksel döngünün yeni bir aşamaya evrildiği görülüyor. Putin’in inisiyatör olduğu Astana ve Soçi süreçlerinde Erdoğan’ın zaaflarını kışkırtıp Suriye rejimine nefes aldırarak, toparlanmasını sağlama yolundaki taktiğinin sonuç aldığı ve artık karşı saldırıya geçme kararı verdiği anlaşılıyor.

2016’dan bu yana Suriye içlerinde, Ürdün ve Lübnan sınırlarında ciddi sorunlara neden olan selefi emirliklerin İdlib’e taşınarak burda izole edilmeleri sanılanın aksine sadece Suriye ve Rusya’nın değil, Türkiye’nin de özellikle Rojava Kürdistanı’na müdahale kalesi ve aracı olacağı için tercih edilen bir sonuç olmuştu. Türkiye, İdlib’de neredeyse düzenli bir orduya dönüştürdüğü İslami lejyonlar ile Suriye’nin kuzey sınırının büyük kısmını işgal etmiş, bu güçleri Libya gibi alanlarda dahi kullanma avantajını elde etmişti.

Gelinen aşamada Rusya’nın Türkiye’den istediği İdlib’in Esad rejimine devredilmesi planı konusunda bir takvimin işlediği de anlaşılıyor. Yani İdlib’de olup bitenler esasında yeni bir senaryonun uygulandığı görünümü veriyor. Bu operasyon; çeşitli kazalar, Suriye-Türkiye kızışması vs gibi ‘kabul edilebilir’ gösteriler eşliğinde sınırın 5 km iç derinliğinde tamamlanacaktır. Kimileri Afrin, Serêkaniyê bölgesine gönderilecek İslamcı lejyonlar ve aileleri İdlib sınır şeridinde Türkiye tarafından yapılan yerleşimlerde korunacak, bu bölge bir süreliğine fiili olarak yeni sınır şeklinde kabul edilecektir. Erdoğan’ın AB’den bu yerleşimlerin yapımını finanse etmesini talep ettiği, Merkel’in ‘göçü sınırda karşılamak kaydı ile’ bu planı desteklediği de ortaya çıkmıştı.

İdlib’de olup bitenler nedeniyle Erdoğan’ın Rusya ile ilişkilerini kökten bozabileceği, yeniden NATO’ya dönerek Rusya’ya karşı konumlanacağı veya Putin’in Erdoğan ile işinin bittiği, onu satacağı veya Türkiye’ye büyük darbe indireceği gibi öngörülerin de sadece apolitik ve heyecanlı yaklaşımlar olduğunu da not edip geçelim. Aynı bakış açısı İdlib’de ‘satılan’ İslamcıların Erdoğan’a yönelebileceği, veya radikal militanların burada tümden imha edileceği şeklindeki safiyane görüşler için de geçerlidir. Bu grupların bir kısmı bölgede dağıtılarak tutulacak, diğerleri Türkiye’ye aktarılarak (ABD ve Rusya’nın Blackwater veya Wagner’i gibi) Erdoğan’ın Sadat’ında kadrolu eleman olarak istihdam edilecek ve TC’nin örtülü operasyonlarında kullanılacakları zamanları bekleyeceklerdir.

SESSİZ VE GİZLİ ADANA MUTABAKATI!

İdlib’te olup bitenlerin Kürdleri yakından ilgilendirdiğine dair önemli bir boyut da savaşın tozu dumanı arasında ortaya çıkan Adana Mutabakatı oldu.
Öncelikle uzun süredir sesi soluğu kesilen ‘Adana Mutabakatının’ gündemde olduğu, uygulandığı ve İdlib operasyonu vesilesi ile yenilendiği Kürd kamuoyunun gözünden kaçan bir gelişme. 1998 yılında Suriye ve Türkiye arasında Öcalan’ın Şam’dan çıkarılması sürecinde imzalanan bu anlaşma, gerek süresi bittiği için, gerekse iki ülke arasındaki düşmanlık nedeni ile 2011’de rafa kaldırılmış, Ocak 2019’da Rusya tarafından Şam-Ankara ilişkilerini düzenlemek amacıyla gündeme getirilmişti. Ancak mevzu-bahis edildiğinde, görünürde iki taraftan da tepki almış, taraflar iki ülke arasındaki ‘yeni hukuka’ işaret ederek bu mutabakatı önemsemedikleri izlemini vermişti.

Oysa geçtiğimiz hafta Erdoğan, AKP grup toplantısında yaptığı konuşmada, “Suriye rejimi şubat ayı içinde gözlem noktalarımızın gerisine çekilmezse, Türkiye bu işi bizzat yapmak zorunda kalacaktır” demiş, Türkiye’nin Adana Mutabakatı çerçevesinde Suriye’de bulunduğunu resmen beyan etmişti. Buna yanıt veren Suriye Dışişleri’nin bir yetkilisi ise; Erdoğan’ın Türk birliklerinin Suriye topraklarına Adana Mutabakatı çerçevesinde girdiği açıklamasına tepki göstermiş, “Suriye; Adana Mutabakatı’nın, iki devlet arasında yapılmış bir anlaşma olarak, Suriye hükümetiyle koordinasyon gerektirdiğini teyit eder. Mutabakatın getirdiği yükümlülükler uyarınca Erdoğan tek taraflı faaliyetlerde bulunamaz” demişti! Yani sorun Adana Mutabakatına rağmen Erdoğan’ın ‘tek taraflı’ veya kontrol dışı hareket etmesi!

Bu açıklamalardan da net olarak anlaşılıyor ki, 2019’da Türk ve Suriye rejimleri arasında Putin’in sponsorluğunda yeniden hayata geçirilen Adana Mutabakatı ile Türkiye’nin Afrin, Serêkaniyê işgalleri ve İdlib’deki faaliyetlerine ‘meşruluk-hukukilik’ kılıfı takılmış ve bu işler bu mutabakat kapsamındaki ortak planlamalarla yürütülmüştür.

Putin’in de 2019’ün Ocak ayında bu protokolü gündeme getirirken, amacının Türkiye ile Suriye arasında diyaloğun başlatılması ve böylece Türk ordusunun yeni bir sınır ötesi operasyonunu önlemek olduğunu iddia etmiş, ardından Afrin’i ve sonrasında Serekaniyê’yi Türk işgaline açmıştı.

15 Ekim 2019’da, yani Türkiye’nin Serekeniyê işgali sürecinde Rusya’nın Suriye Özel Temsilcisi Alexander Lavrentiyev de, daha önce üzerinde mutabık olunan anlaşmalara göre, Türk ordusunun en fazla Suriye sınırından 10 kilometre içeriye girebileceğini kaydederken bu mutabakata işaret ediyordu.

Göründüğü kadarı ile Moskova, Şam rejimine, ‘sizin şu sıralar Kürdlerle uğraşacak kudretiniz yokken, onları dizginleme işini Türklere bırakın’ şeklinde telkinlerde bulunarak iki düşman tarafı Adana Mutabakatı çerçevesinde Kürdlere karşı bir araya getirirken, Türk işgaline de örtülü ‘hukuki’ kılıf bulma görevini üstlenmiş.

SURİYE-ROJAVA İLİŞKİLERİ

Özetle; Suriye ve Türkiye yetkililerinin, son zamanlarda istihbarat ve askeri düzlemde sık sık buluşmalarının odağında, İdlib’in ‘restorasyonu’ dışında güncellenen Adana Mutabakatı ve Kürdler var!

Elbette İdlib’de suların durulması ardından İran’ın da aktif desteği ile iki ülkenin ortak ajandasının üst tarafına Kürdlere karşı aktif işbirliği mesaisi maddesi eklenecek. Geçtiğimiz zamanlarda Güney Kürdistan’daki referandum öncesinde İran/Irak/Türkiye/Suriye arasında Kürdlere karşı 4’lü anlaşmalar yapıldığını, yeni bir CENTO paktının gizlice hayata geçirildiğine dikkat çeken makaleler yazdığımı hatırlıyorum.

Önümüzdeki aylarda ‘İdlib zaferi’ sonrası Suriye devletinin Kürdlere karşı daha sert bir tutuma yönelebileceği öngörülebilir. En sıkıntılı olduğu dönemlerde bile Kürdleri ‘oyalayıp’ ancak mahalli idareler yasasında bir takım düzenlemeleri esas alarak görüşmeler yürüten Şam rejiminin, yeni süreçte Türkiye/İran ve Rusya’nın desteği ile nasıl bir tavır alabileceği de tahmin edilebilir. Şam rejimi, öncellikle yeni bir iç savaştan kaçınarak Kürdlere yönelik ‘havuç-sopa’ siyaseti ile sonuç alma eksenli, zamana yaydığı, ancak kazanımlarını hedefleyen bir strateji izleyecektir. Yani 2011’den beri sürdürdüğü ‘Kürdleri tanımadan oyalama’ yöntemlerini yoğunlaştırarak Rojava’ya yerleşmeyi, ve zaman içinde hakimiyet tesisini amaçlayacaktır.

İdlib sonrası uluslararası planda da farklı bir seyir gelişmesi muhtemeldir. Meşruiyetini tahkim etmek için Esat rejiminin dünya ile yeniden ilişkiler geliştirebileceği, Cenevre görüşmelerinin, yeni anayasa gibi bir takım göz boyama süreçlerinin yeniden gündeme gelmesi beklenebilir.

Bu bağlamda Suriye’ye yönelik ambargonun gevşemesi ve Batı’nın ‘kırmızı sınırı’ olan İran güçleri ve Lübnan Hizbullahı’nın Suriye’de görünürde buharlaşması da mümkündür. Suriye ordusunun da yeniden yapılanabileceği, yeni silah sistemleri, yeni askere almalar ve lojistik kaynaklarına ulaşabileceği de öngörülebilir.

Öte yandan büyük ihtimalle Suriye’nin yeniden imarında ciddi roller verilecek Erdoğan’ın Kürdlere karşılık ‘kardeşi Esad’a’ yönelik su kozu dahil farklı baskı araçları geliştireceğini kestirmek için de kahin olmaya gerek yok.

Keza, Türkiye’nin Kobanê dahil, Serekaniyê bölgesinde batı ve doğu yönünde genişlemeyi esas alan yeni harekatlara girişmesi de söz konusudur. Zaten Erdoğan bu tehdidi sürekli yenilemektedir. Erdoğan bu amaçla İdlib’deki ‘yenilgiyi’ kamuoyu nezdinde rötuşleyebilmek için Rojava’da yeni operasyonlara girişebilir.

Bu şekilde Türkiye’nin ilerleyen dönemde Afrin/Cerablus hattından da kademeli olarak çekilip bölgeyi Suriye ordusuna terketmesi de beklenebilir. Serekaniyê hattı için büyük olasılıkla Rusya ve Suriye’nin de rızası ile ABD’nin hamleleri gözetilecektir.

İDLİB SONRASI KÜRDLERİN SEÇENEKLERİ
Kürdler, İdlib sonrası yeni bir sürece gireceklerini hesaba katmış olmalı. Bu hesap Suriye ordusu ile topyekün bir çatışmayı da kapsamaktadır. Her gün onlarca sivilin katledildiği İdlib’i ‘Suriye’nin iç sorunu’ diye görmezden gelen dünya, aynı süreç Rojava Kürdistan’ında belirdiğinde gaz alma ötesinde farklı bir tavır gösterebilecek midir? IŞİD’e karşı bile Kürdleri sadece faydalanılabilecek ‘kahraman savaşçılar’ olarak adeden medeni dünya IŞİD’in ortadan kaldırıldığı, merkezi Suriye rejiminin yeniden dirildiği bir zamanda Kürdlerin ‘hak-hukuk’ talebini ne denli önemseyecektir?

ABD’nin Rojava Kürdistan’ında ne kadar kalacağı, Suriye ordusunun Kürdlere karşı başlatabileceği bir saldırıya ne denli dahil olup olmayacağı bilinmiyor. Rusya’nın en fazla bir süre Kürdleri oyalamak için rejime ‘Kürdlere statü’ retoriği ile lütufta bulunabileceği, ABD ile fazla kızışmadan ‘meselenin Suriye’nin iç işleri olduğu’ eksenli bir siyaset izleyebileceği, ancak esas olarak Türk-NATO çelişkisini çoğaltma odaklı siyasete devam edeceği vakidir.

Suriye rejiminin, düzenli bir ordusu olan, ciddi bir nüfus ve ülkenin temel kaynaklarını barındıran teritoryayı kontrol eden Kürdlere ‘statü’ vermeye yanaşmayacağı, yani iki taraf arasında ertelenen ‘büyük savaşın’ kaçınılmaz olduğu anlaşılmaktadır. Bu kaçınılmaz karşılaşmayı Kürd siyasetinin vereceği tavizler veya göstereceği sabır fazla ertelemeyecek ve etkilemeyecektir.

Kürdlerin; Rojava’daki kazanımlarını tahkim etmek, Suriye’nin olası bir saldırısına karşı uluslararası ve yerel direnç noktaları çoğaltmak dışında seçeneği yoktur. Rejim ile anlaşma opsiyonu, rejimin karekteri ve TC gibi bölgesel aktörlerin tavrı nedeni ile seçenekler dışıdır. Bunun için Güney ve Rojava arasında bir kader birliği olduğu fark edilmelidir. Daha önceleri de dikkat çektiğim üzere Kürdistan meselesi dünyaya çıkar yolu olmayan kör bir harita meselesidir de. Şimdiden, yani aleyhte ciddi yeni bir denge oluşmadan, kendi dengelerini kurup özellikle Ürdün üzerinden bu haritayı, bu kaderi değiştirme girişimleri Güney ve Rojava için hayati önemdedir. ABD, Ortadoğu siyasetini Suriye’de de etkin olan İran faktörü üzerinden kurguladığı sürece, Kürdler bu dengede çatlaklar yaratabilecek potansiyele sahip olabileceklerdir. Ancak bu avantajın da kullanım süresi sabittir.

Tarihi fırsatlar aktif müdahale ile oluşabilen ve aynı zamanda ‘su akar, biz bakarız’ tavrı ile de dezavantaja dönüşebilen siyasal akıntılardır. Geldiği apaçık belli olan bu fırtınadan ciddi önlemler alarak kurtulmak mümkündür, bunun yolu da bu mesele ile yakından ve çokça ilgilenmektir!

... Bu yazımız ile ilgili görüşünüz? ...

Loading spinner

Yorum Yazın

E-posta hesabınızı yayınlanmıyoruz

sixteen − 4 =

Kullanıcı deneyiminizi artırmak için çerezler kullanıyoruz. Sorun yok, rahat olun. Size özel herhangi bir bilgiyi yayınlamıyor ya da paylaşmıyoruz. Anladım, sorun yok Daha Fazla