Vengma, hiç bir partinin borazanı değildir. Hiç bir partinin düşmanı da değidir. Kürt partilerinin doğru politikalarını destekler, yanlış politikalarını eleştirerek yol göstermeye çalışır.

Referandum öncesi Kürdistan’dan İzlenimler

Vahit Duran // İnsan özlem ve hayallerini dünya gözü ile görmek, yaşamak ister. Ben de dilimi, kültürümü özgürce ifade edebileceğim bir ortamda bulunmayı dilemişimdir hep. Kürdler olarak derin ve onulmaz yaralarımız var. Varlığımızı borçlu olduğumuz ana toprağımız işgal edilmiş. Aramıza mayınlı sınırlar, ceplerimize çeşit çeşit kimlikler, ağızlarımıza yabancı diller ikame edilmiş.

Yapanlar ise komşularımız. Toprağımızı aralarında namertçe paylaşmışlar. İnsanlık, hak, hukuk, adalet nafile. Tek bildikleri şey; talan, zulüm ve zor. Etkisi ve bedeli ağır olan bu yara tarihsel momentlerde hep kanadı. Dert edenler için yaşam çekilmez, katlanılamaz hale geldi.

Kaç zamandır bu boğucu atmosferden çıkma, derin bir soluk alma, olan bitene başka bir yerden bakma ihtiyacı duyuyordum. “Yaraya melhem olur” espirisinde olduğu gibi, anavatanın özgürleşmiş topraklarına gitmeye karar verdim. Memleketimiz Kürdistan’ın güney parçası kaç zamandır özgürdü. Kendi zemininde yanlış-doğru yürüyordu. Görmeli ve havasını solumalıydım. Bana iyi gelecekti. Yüzyıllardır içinde bulunduğumuz karanlık tünelde aydınlığı içeri veren bir pencere açılmıştı.

Aslında yabancısı değildim. Yakınlarımdan giden olmuş, anlattıklarını dinlemiş, basın ve yayından takip etmiştim. Ama dokunmam, hissetmem gerekiyordu. Yıllardır kafamda oluşmuş, onlarca soruya bu vesile ile yanıtlar bulabilirdim belki. Bu isteğime sevgili arkadaşım Mehmet Tanrıverdi iştirak etti ve “Beraber gidelim” dedi. Yaşamını Kürdlüğe hasreden Mehmet her fırsatta soluğu Kürdistan`da alır, döndüğünde bir daha gitmek için fırsat kollardı. Onun yönetici, benimse üyesi olduğum KGD’nin (Almanya Kürd Toplumu )[2] bir kaç randevusu da çakışınca, hazırlıklarımıza başladık.

Günlerimiz hızlı ve yoğun geçti. Birçok görüşmeyi bu kısa zaman dilimine sığdırdık. Başta Federal Kürdistan Dışişleri Bakanı sayın Falah Mustafa ve Kerkük valisi sayın Dr. Necmeddin Kerim olmak üzere KDP, KYB, Goran’ın genel ve yerel parti temsilcileri ile görüştük.

Musul cephesinde Peşmerge üslerini ziyaret ettik. DAEŞ’in vahşi saldırılarının izlerini sürdük. Bu arada bizim için yeni, Güney için olağan bir durumla karşılaştık. Kuzey’den epey şahsiyet Güney’e yerleşmişti. Siyasi takibat, ticaret ve akraba ilişkileriydi yerleşmelerine sebep olan. Yıllardır orada yaşadıkları için tecrübeleri önemliydi. Kendilerine akla gelebilecek bütün soruları sorduk. Verdikleri yanıtları itina ile not ettik.

İş bu yazı izlenim ve gözlemleri içeriyor. En başında bir noktanın altını çizmek isterim. Zaman kısa olduğundan bazı şeyleri görmemiş olabilirim. Bu çerçevede gelecek eleştirileri anlayış ile karşılarım. Sadece -özür dileyerek- şu dipnotu düşmek isterim: Gözlem ve sağduyuma şahsen güvenirim. Somut ve objektif verilere dayanmayan, duyguları ıskalayan, sığ, doğmatik belirlemelere prim vermemeye çalışırım. Bir yorum veya tespitte bulunmadan önce farklı fikir ve yaklaşımları gözetirim. Notlar bu dipnot ışığında okunursa sevinirim.

Gezi hasret giderme ve resmi görüşmeler ile sınırlı tutulamazdı kuşkusuz. Belirtiğim gibi kafamda oluşmuş onlarca soru vardı. Gitmeden önce soruları önem sırasına göre tasnif ettim. Mevcut bilgilerimi harmanladım. Bazı kayıtları yeniden gözden geçirdim. Ama bilmek istediklerim dönüp dolaşıp bir tek soruda düğümleniyordu.

O soruda aynen şuydu:  “Memleketimiz Kürdistan’ın bir parçasının özgürleşmesine ön ayak olan ‘siyasi elit’in bilgi, beceri ve yetenekleri ne düzeydeydi?”

Tarihte ilk defa devlet olma fırsatı yakalanmış, bunu tedavüle çevirecek potansiyele sahip miydiler? On yılı aşan pratikleri var. Az bir zaman değil bu. Elle tutulur, gözle görülür veriler olmalıdır. Bu bağlamda anadil, eğitim, ekonomi, askeri güç ve hepsinin üzerinde milli bilincin düzeyine özellikle bakmak gerekiyordu. Zamanın yetmeyeceği belliydi ama olsun. Bazı ipuçları belki yakalanabilirdi.

Başlamadan önce biz Kuzeyli Kürdler üzerine bazı tespit ve gözlemlerimi betimlemem gerekiyor. Buna var olan durumun fotoğrafını çekmek de diyebiliriz.

Güneyli kardeşlerimizle aramızda yüzyıllara dayanan bir kopukluk var. Birbirimizi tanımıyor ve bilmiyoruz. Böylesi hallerde gözlemlenen psiko-sosyal davranış biçimleri ilişkilerimize hakim. Önyargı ve negatif duygular -özellikle siyasi alanda- rağbet görüyor. Karşılıklı empati kurmakta zorlanıyoruz.

İşgal sonrasında farklı yönlere evrilen temel değişimler yaşamışız. Bunu en bariz şekilde “anavatan ülküsü’”ne verilen değerde görelebiliriz. Biz Kuzeyliler toprak, vatan, memleket kavramlarında ifade bulan anavatan ülküsü konusunda sorunluyuz.

Önce, irademiz dışında işgalcilerin çizdiği sınırları kabul ettik. Sonra yönümüzü onların başkentlerine çevirdik. Toplum bilimlerinde prensiptir: Tercih edilen yola göre yükler alınır ve hazırlıklar yapılır. Sahip olunan değerler ise bu yolda işe yaramadığı için fazlalık diye atılır.  Acı ama bizler aynen böyle yaptık.

Anadilimize elveda dedik. Yaşayabilmesi için en ufak bir çaba göstermedik. Yerine Türkçeyi kendi ellerimizle, evet kendi ellerimizle ikame ettik. Şimdi ise Türkçe konuşuyor, Türkçe yazıyor ve işin kötüsü Türkçe düşünüyoruz. Kollektif sorumluluk gereği ‘savaş suçlusu’ olan komşularımız bize sempatik geliyor. Hiçbir mantıklı açıklaması olmadığı halde sürekli empati kurmaya çabalıyoruz. Bu atmosferde yetişmiş siyasi elitlerin gündemimize yuvarladığı ‘ortak vatan’, ‘bir arada yaşama’ konseptlerine ciddi bir itirazda bulunmuyoruz.

“Biz bir milletiz. Oraya buraya iliştirilemeyecek temel haklarımız var. Ortak bir vatanda yaşamak istedikleriniz işgalcilerimizdir. Boş hayallere kapılmayalım. Kimse imtiyazını gönüllü olarak paylaşmaz. İyi niyet gösterileri bir gün gelir duvarlara çarpar. Yapacağınız tek şey varlığınızı ve bütünlüğünüzü ne pahasına olursa olsun korumaktır” içerikli mütevazi uyarılara kulağımızı kapatıyor, hatta ‘milliyeçilik’ yaftasını yapıştırmaktan geri durmuyoruz.

Ne kadar cesur, ne kadar savaşkan, ne kadar ağır bedeller ödemiş olsakda evrildiğimiz düzlem budur. Bu sadece çokca dile getirilen bazı siyasi kurum ve kuruluşların marifeti değildir. Bir bütün olarak hepimizi sarmalayan genel bir eğilimdir. Son elli yılın değişim ve dönüşümü bu çerçevede ciddi bir itarazla karşılaşmadan yaşanmıştır.

Memleketimizin güneyinde durumun nasıl yaşandığını somut ve maddi veriler sunarak gezi notlarımızı ele alalım derim. Özgür topraklara gidişin ana sebeplerinden birisi de zaten buydu.

Hewlêr’e 25 Temmuz 2017 tarihinde, öğle vakti saat 14.00’de indik. Resmi işlemlerden sonra havaalanından çıktık. Yüzümüze bir sıcaklık vurdu. Almanya’da yağmur yağıyordu. Soğuk iliklerimize kadar işlemişti. Isındık biraz. Dört bin yıllık kadim şehir bize sıcaklığını bahşederek “hoşgeldiniz” diyordu sanki.

Havaalanı henüz yeni yapılmış. Mimarının Türk olduğu Ankara Esenboğa’ya benzemesinden belli. Bizimkiler, bir çok eleştiriye rağmen yarım milyar dolar vererek Hewlêr ovasına bu devasa havaalanını kurmuşlar. İniş pisti uluslararası standartların üzerinde. ABD, birkaç gün önce, Rojava’ya gönderdiği ağır silahları ancak buradan yere indirilebilmiş.

Dostumuz Dersimli Ali Haydar bizi karşıladı. Arabası ile merkeze geldik. Bazı dost ve tanıdıklar bizi bekliyordu. Sıcak ve duygu yüklü geçen birkaç saatin ardından plan ve programımızı yeniden gözden geçirdik. Hewlêr’den sonra Kerkûk’e, oradan da Silêmanî’ye geçeceğiz. Devamla Duhok, Mûsil, Amedîyê, Laleş, Gelîyê Elî beg ve Barzan’a gideceğiz.

Öncelik Kerkûk’te. Çünkü Vali Dr. Necmettin Kerim ile randevumuz var. Bir an önce yola çıkmak istiyoruz. Motivasyonumuz Kerkük Kalesi’ne çekilen ‘ala rengîn’i  bir an önce görmek. Ulaşım taksi ile olacak. Tren ve otobüs yok.

Hewlêr müthiş değişmiş. 2003 yılında bir taşra kazası görünümündeyken, şimdi devasa bir metropol olarak karşımızda duruyor. Nüfus iki milyonu aşmış. Yerleşim alanları 2009 yılında kabul edilen master plan ışığında seksen km. dışarıya sarkarak genişlemiş. Düz ve geniş bir ovaya kurulu olduğundan Hewlêr Ovası yani Deştî Hewlêr yılda en az iki defa kum fırtınası ve sel baskınına maruz kalırmış. Yeşil Kemer projesi ile etrafı ağaçlandırılmış.

Tarihe tanıklık eden kale kısmen de olsa restore edilmiş. İnşaat sektöründe bir patlamanın yaşandığı belli. Her biri mahalle izlenimi veren devasa konut siteleri dikkatimizden kaçmıyor. Hewlêr’de son on yılda üç yüz bine yakın konut yapılmış. Çoğunun, cüzi bir fiyat karşılığında halka satıldığı belirtiliyor.

Demografideki bu değişim şehrin ekonomik, kültürel ve sosyal dokusunu temelden etkilemiş, hatta değiştirmiş. Ticaret ve üretim sektöründe Arap ve Türkmenlerin etkisi eskisi gibi değil. Ağırlıkla inşaat, ticaret ve distribütörlük sektörü ile ‘oligarşik bir Kürd zengin kastı’ oluşmuş.

Üniversiteler yeni yapılara taşınmış. Hükümetin eğitime özen gösterdiği belli. On binlerce öğrenci bir çok dalda öğrenim görüyor. Ama ciddi sorunlarının olduğu, işlerin istenildiği oranda yürümediği yapılan görüşmelerde dile getirildi. Duhok Üniversitesi ile Almanya’da yaşadığım şehrin üniversitesi arasında dostluk anlaşması olduğundan karşılıklı öğrenci gönderiyoruz. Bu sebeple Kürdistan’daki eğitim sistemini ele alma, değerlendirme fırsatımız oldu.

Resmi dil Kürdçe. Kulağınız temel lehçelere aşina ise kendinizi rahatlıkla ifade edebilirsiniz. Bir zamanlar resmi dil olan Arapça şimdi can çekişiyor. İkinci dil olarak yerini İngilizceye kaptırmama derdinde. Hewlêr’li bir eğitimcinin övünerek verdiği bir bilgi notu ile durumu kısaca betimleyelim. “Şuan Kürdistan’da otuz beş yaş altı genç kuşak Arapça bilmiyor, bütün iletişimini anadili Kürdçe ile yapıyor.”

Kültür, sanat ve özellikle medya alanında bir rönesans yaşanıyor diyebiliriz. Fuar, sergi, konser vs. etkinlikleri gün geçtikçe çoğalıyor. Basın ve yayın gelişmiş. Ulusal TV kanallarının yanında yerel TV kanalları mevcut.[3] Milli bilincin pekiştirilmesinde TV kanallarının işlevsel bir rol oynadığını not ettik.

Mevcut partiler Güneyi aralarında adeta paylaşmışlar. Hewlêr ve Duhok’ta KDP, Süleymaniye ve Kerkük`te KYB etkin. Goran hemen her yerde var ama ağırlığı Süleymaniye’de gözüküyor. Ön planda değiller. Gücü ve etkisi dışarıya pek yansımıyor. Özellikle 2014’te yaşanan gerginlikten sonra içe kapanmış gibiler. Daha çok KDP ve KYB’nin icraatlarına muhalefet ekseninde siyaset yürütüyorlar. Bu bazen düşmanca tavırlara kadar varabiliyor.[4]

Partilerin konumu ve işlevi eski Sovyet veya Çin yönetim biçimlerini andırıyor. Bürokrasinin yanında bir de parti mekanizmaları var.  Bir çok şey onların onayı alındıktan sonra yürürlüğe girebiliyor. Eleştirilerde daha çok bu eksen üzerinden yapılıyor. Bir rant paylaşımının olduğunu bu eleştirlerden anlayabiliyorsunuz.

Kerkûk’ün nüfusu 1,5 milyonu geçmiş. Irak ordusu, DAEŞ Mûsil’ı işgal ettiği günlerde “gelin ne yapacaksanız yapın” der gibi şehri aniden terk etmiş. Peşmerge saldırıları püskürtüp kontrolü pekiştirmiş.

Halk muhtemel bir saldırıya karşı hazırlıklı. Nitekim Ekim 2016 baskınında ilk müdahaleyi halk yapmış. Kale burçlarında 40 derece sıcağa rağmen dalgalanan ala rengîn’in altına kadar gittik. Peşmergelerle konuştuk.

Kerkûk’ün Arap kökenli sakinlerinin eski havaları yok. Güvensizlik sorunu ile karşı karşıyalar. DAEŞ’e yardım ettikleri yönünde ağır ithamlar var. Arapların bu durumu Türkmenleri de etkilemiş veya posizyonlarını gözden geçirmeye yol açmış. İttifak kurup etkin olma ihtimali suya düştüğünden Kürdlerle iyi geçinme eğilimindeler.

Ardından Dr. Necmedîn Kerîm ile olan randevumuza gittik. Karşımızda Kürdçenin temel lehçelerine hakim, gayet donanımlı ve ne yaptığını bilen bir şahsiyet oturuyordu. Benim Reşwan aşiret ağzı ile kurduğum cümleleri dahi anladı ve yanıtlarını tek tek verdi. Biyografisine az buçuk aşinaydım. Liseyi Kerkûk, Tıp Fakültesini Musul, Nöroşirürji, ihtisasını George Washington Üniversitesi’nde yapmıştı. Genç yaşlarda peşmergeye katılıp Mele Mustafa Barzanî’nin şahsi doktoru olmuştu. Şimdi ise Kerkûk valisiydi.

Sohbetimiz içerisinde birçok konuyu ele aldık. Kerkûk’ün durumunu bir çok örnekle bize tek tek izah etti. Ala rengîn’in[5] çekilmesi sonrası polemikleri yakından takip ettiği anlaşılıyordu. Bölge devletlerinin yanında dünyanın da gözünün Kerkûk’te olduğunun farkındaydı. Kürdlerle ilişkilerde utangaç davranan Almanya dahi Kerkûk’ü mercek altına almıştı.[6]

Kendisini Almanya’da düzenlenecek uluslararası bir sempozyuma davet ettik. Sevinerek kabul etti. Görüşmenin ardından, Silêmanî’de bulunan Newşîrwan Mustafa’nın mezarına gitmek için vedalaştık. Newşîrwan Mustafa’nın vefatının üzerinden bir hafta geçmişti. Taziye ziyaretleri devam ediyordu. Şehre hakim olan Zergete Tepesi’ne gömülmeyi vasiyet etmiş. Akrabaları ve parti taraftarları mezarının başındaydılar.

Silêmanî devasa bir Kürd metropolü. Sanat ve edebiyatın merkezi olduğu belli. Üniversitesi şehre canlılık kazandırmış. Halk günlük yaşamın deviniminde. Soran lehçesinin bu denli zengin olduğunu bilmiyordum doğrusu. Akustik tını, telaffuzdaki akıcılık mükemeldi. Dikkatimi çeken Duhok ve Hewlêr’de olduğu gibi son derece nezaket sahibi olmalarıydı. İnsan bunu ilk diyalogta hemen hissediyor. Söze “Kakêcan”, “Emrêcan“, “Çawekem“, “Dilekem” diye giriyorlardı çoğunlukla.

Silêmanî kendi içinde bir koloni izlenimi veriyor. Savaşın etkisi diğer şehirlerdeki gibi pek hissedilmiyor. Günlük yaşamın devinimi içinde hareket etme ruh hali hakim. Doğrusu bu durumu biraz garipsedik.

Duhok daha çok Kuzey Kürdistan illerine benziyor. Kültürel ve dilsel yakınlığı var. Zaxo, Lalêş, Şêxan, Bamernê ve Amêdîyê şehirlerine yakın olduğu için merkez işlevi görüyor. Nüfus son iki yılda ikiye katlanıp 1,5 milyona ulaşmış. Fazlası ile mülteci almış. Özellikle Şengal ve Rojava’dan gelenlerin ilk yerleşim merkezi olmuş. Şehre hakim tepeye çıktığınızda sonradan eklemlenen mahalleleri görebiliyorsunuz. Mülteci akını ile başta yaşanan sıkıntılar geride kalmış gözüküyor.[7]

Duhok gelecekte kendisinden çok bahsettirecek. Coğrafik konumu ve insan kaynakları açısından yıldızının parlayacağını söyleyebiliriz. Siyasi elit de bunu farketmiş olmalı. Büyük projeleri özenle teşvik etmiş. Devasa yatırımlara önayak olmuş. Merkeze 10 km uzaklıkta 450.000 m2 alana kurulu Amerikan Üniversitesi bu öngörüyü ele veriyor. On farklı binadan oluşan bu yapı geleceğin önemli bilim yuvası olmaya aday.

Kurmancî her ne kadar Soranların şaka yollu sohbetlerine konu olsa da mükemmel. Sade ve temiz. Önemli bir peşmerge gücü 2014 yılında Duhok’tan Şengal ve Mûsil cephesine kaydırılmış. Bu güvenlik açısından boşluklar oluşturmuş. Bundan yararlanan DAEŞ 2014’de şehrin sırtını dayadığı dağın arka eteğinde bulunan baraja kadar gelmiş. Ağır kayıpların çoklukla bu dönemde verildiği söyleniyor.

Bendava Mûsilê (Mûsil Barajı) 

Duhok’ta birkaç gün kalmak istiyorum. Niyetim savaş cephesinde Peşmerge üslerine gitmek.  İki yıl önce ağır bir savaş yaşandı bu topraklarda ve hala da yaşanıyor. Birebir muhattapları yanı başımdaydı. Tanışmam, konuşmam, sohbet etmem ve en önemlisi olan biteni bir de onlardan dinlemem gerekiyordu.

Bizler gelişmeleri yeterince takip edememiştik. Bildiklerimiz ikinci hatta üçüncü elden ulaşan haberlerden ibaretti. Çoğu eksik veya taraflıydı. Daha doğrusu bilgi kirliliğine maruz kalmıştık. Gelişmeleri Türkçe yayınlardan takip edenler için durum daha vahimdi.

Bu düşüncemi DAEŞ saldırdığında işini gücünü bırakıp cepheye koşan ve peşmerge ile omuz omuza savaşan Kak Orhan Kaya’ya açtım. Orhan Kaya on yıla yakın bir süredir Güney Kürdistan’da yaşıyor. Ticaret ile uğraşıyor ve birkaç işyeri bulunmakta. Batman’ın Kozluk ilçesinden. Aynı zamanda Partiya Azadiya Kürdistan (PAK) Güney Kürdistan temsilcisi. Hem tecrübesi hem de tanıdıkları var. Bu isteğimi geri çevirmedi ve peşmerge komutanları olan Kak Zerevanî ve Kak Zagros ile tanıştırdı.

Kak Zeravanî 70 yaşlarında. Ömrünü peşmerge saflarında geçirmiş. Şimdi emekli. Ama boş durmuyor. Hemen herşey ile ilgili. Zagros ise Mûsil cephesinde peşmerge. İzinli gelmiş. Bu isteğimi sevinerek kabul ettiler ve öngörüşmeler yaparak randevuları ayarladılar.

Ertesi gün sabah erken saatlerde Mûsil’a doğru yola çıktık. Mûsil Barajına 80 km uzaklıkta bulunan Wanke’ye gideceğiz. Burada Dicle nehri doğal sınır oluşturuyor. Karşıda Arap köyleri var. Peşmerge yüzlerce karakol kurmuş.  Arap köylerinde DAEŞ hala faal.

Yolda yakılmış, yıkılmış onlarca köyün içerisinden geçtik. On bir karakoldan sorumlu komutan Heci Necmeddin bizi bekliyor. Gayet sıcak karşıladı bizi. Niyetimizi bildiği için birkaç komutanı daha davet etmiş. İlk önce Dicle ırmağının kıvrımlarına hakim tepelere kurulmuş karakolları ziyaret etmemi önerdi. Sevinerek kabul ettim. Üç peşmerge eşliğinde bir zırhlı araçla üsleri tek tek gezdik. Nöbetteki Peşmergelerle sohbet edip çatışma anılarını dinledik. Fotoğraflar çekildik.

Peşmerge komutanları ile yapılan sohbetlerde savaş hakkında fazla bilgiye sahip olmadığımı anladım. Savaşın ne denli büyük olduğunu bilince çıkarmamıştım. Bu sebeple söylediklerini itina ile dinleyerek, tek tek not ettim. Bazılarını paylaşmak isterim.

“Bizim için dönüm noktasını 10 Haziran 2014 tarihinde gerçekleşen Mûsil işgali oluşturur. Son derece modern silahlara sahip Irak ordusu elli bin kişilik mevcudiyeti ile DAEŞ’e karşı koyamadı ve şehri terk etti. Ardından Irak ordusu, tartışmalı tüm Kürd bölgelerinden çekildi. Bunun üzerine peşmerge kuvvetleri başta Kerkük olmak üzere bu bölgelere girdi ve güvenliği sağlamak için hazırlıklara başladı.”

“Elimizdeki en ağır silah roketatar ve Doçka makinalı tüfekleriydi. Gerisi Kalaşnikov ve benzeri silahlardı. Karşımızda ise kimsenin önceden tahmin edemediği devasa bir askeri güç bulunuyordu.”

“Mûsil’ı ele geçiren DAEŞ zaman geçirmeden bir çok koldan kapsamlı bir harekata girişti. 14 Haziran’da Kerkük kırsalında bulunan Hazır bölgesinde önemli askeri üs olan Gizani Kampı’na girdi ve tüm silahlara el koydu. 16 Haziran’da Türkmenlerin çoğunlukta olduğu Telafer’i ele geçirdi. Şii inancında olanların önemli bir kesimi Hewlêr’e sığındı. Kaçamayanlar katliamdan geçirildi. Ardından Maxmur cephesine yöneldi. Hamam Ali, Suska, Gwêra, Dugira köyleri ve çevresinde peşmerge güçleri ile yoğun çatışmalar yaşandı. Zorlanan Peşmerge kısmen geri çekildi. Bu durum Maxmur ve çevresinde kaosun yaşanmasına yol açtı. Sonra peşmerge, HPG gerillaları ve yerel milislerin yardımı ile kontrol yeniden ele geçirdi.”

“23 Temmuz’da Mûsil yakınlarında bir ilaç fabrikasına düzenenen saldırıda 13 peşmerge şehit oldu ve bu saldırıdan sonra peşmerge kontrol noktaları boşaltıldı. 25 Temmuz’da Rabia’da çatışma çıktı. Bu çatışmada 8 peşmerge şehit oldu, 27 Temmuz’da ise Şengal önlerinde çatışmalar yaşandı ve 4 peşmerge yaşamını yitirdi.”

“Bu son olay, 1 Ağustos’ta başlayacak olan saldırıların habercisi gibiydi. Bu sefer DAEŞ Zumar’a yöneldi. Gece yarısı geçen sert çatışmalarda püskürtüldüler ama ertesi gün Arap aşiretlerinin desteğini alarak yeniden saldırdılar. Zumar ve Rabia düştü. Bu cephede komutanlar geri çekilme talimatı verdiler.  Bazı peşmergeler talimatı dinlemedi. Savaştılar ve hemen hepsi katledildi. Her iki peşmerge komutanı sonradan mahkemeye verildi.”

“3 Ağustos’ta Arap aşiretlerinin desteği ile DAEŞ binlerce savaşçı ile Şengal’e saldırdı.  Etrafı savunmasız kalan Şengal kısa sürede düştü. Peşmergeler halkı Şengal Dağına doğru tahliye etmeye çalıştılar. Peşmergenin halkı bırakıp kaçtığı kesinlikle doğru değildir. Sayısı dört yüz bini bulan halk ile birlikte Şengal’den geri çekilmişlerdir.”

“Kürd-Êzîdî kardeşlerimize uygulanan büyük vahşet merkeze 12 km uzaklıkta olan Koço, Xatimî, Til, Kesaba Kevn, Şêxwanî ve Azimî köylerinde olmuştur. Bu köyler Arap köyleri ile iç içedir. Arap komşularının bu vahşeti yapacaklarını tahmin etmemiş, tahliye olma telkinlerini kabul etmemişlerdir. Nitekim katliama uğrayan Kürd-Êzîdî kardeşlerimizin çoğunluğu bu dört köydendir.”

“Her türlü önleme rağmen bu dört köyün korunması o gün için mümkün değildi. Bu vahşette temel etkenlerden birisi yıllarca komşuluk ve ticaret yaptıkları Arapların saldıracaklarına ihtimal verilmemiş olmasıdır. Peşmerge önlemini ancak Şengal merkezinde alabilirdi ki bu da o günkü askeri denge açısından mümkün değildi.”

“Diğer yanda ‘Peşmergeler Êzîdîleri bırakıp kaçtı. 7 YPG’li iki yüz bin Êzîdîyi katliamdan kurtardı. Savaşmayı bilmeyen ve göbekli peşmergeler, petrol parasıyla aldıkları villaları düşünmekten savaşmaya konsantre olamıyor’ söylemleri basit bir propagandadan öte anlam taşımıyor. Doğru değildir. İki bine yakın arkadaşımız şehit olmuş, binlercesi yaralanmıştır. Kurtarma o kadar basit olsaydı aramızdan 7 kişi çıkardı.”

“Bize sorarsanız Şengal’deki vahşi katliamın sorumluları dünyadaki bütün Kürdlerdir. Tarihimizden bize miras kalan Kürd-Êzîdî kardeşlerimizi bu vahşilere karşı koruyamadık. Bu günah hepimizin günahıdır. Biz payımıza düşen sorumluluğun bilincindeyiz. Kimsenin kuşkusu olmasın.”

“Nitekim çok geçmeden 16 Aralık 2014’te, ABD`nin hava desteği ve Almanlar’ın Milan roketleri  ile çoğu  Zerevanî  birliklerinden oluşan on binden fazla güçle Şengal harekatını  başlattık. Önde Başkomutan Mesud Barzani, iki oğlu ve Barzani ailesinden 2500 üzerinde Peşmerge bulunuyordu. Zumar’dan Şengal’e kadar olan alanı DAEŞ’in elinden sökerek geri aldık.”

Peşmergelerin görüşleri üç aşağı beş yukarı bu çerçevede.  Anlatılanlardan benim çıkardığım şu oldu.  Biz kürdler ekmek ve su kadar doğru ve tarafsız habere ve haber kaynaklarına muhtacız. Evet ekmek ve su kadar…

Amedîyê, Laleş ve Zaxo gezilecek tarihi mekanlar. Turizm geliştikçe önemi artacak yerlerin başında geliyorlar. Gelîyê Eli Beg ABD’deki Arizona’yı andırıyor. Tarihi filmler ileride burada çekilir gibi. Ciddi bir restorasyon çabası var. Büyük yatırımlar yapılmış. Özellikle İskandinav kökenli şirketler turizme ilgi gösteriyorlar.

Barzan bölgesinin kendine özgü bir orjinalitesi var. Bunu coğrafik farklılık, kültürel dünya ve Kurmancînin sadeleğinde görebiliyorsunuz. Aşiret kültürü baskın. Hatta övünç kaynağı. Nemir Melle Mustafa’nın mezarı ziyarteçilere her saatte açık. Kürdistan’ın hemen her bölgesinden kafileler akın akın geliyor. Tesadüf ettiğimiz bir kafile Doğu Kürdistan’ın Urmiye bölgesinden gelmişlerdi.

Özetin Özeti

Güneyli kardeşlerimiz geçmişte küçük olan üç yerleşim biriminden devasa metropoller yaratmışlar. Bu metropoller kurulacak devletin temel dayanaklarını oluşturmaya adaylar.

Bölgeler arasındaki coğrafi, kültürel ve dilsel farklılıklar eskisi gibi etkin değil. Yerini ortak bir kimliğe bırakıyor. En azından “bir bütün olursak ayakta kalabiliriz” fikri zihinlere yerleşmiş.

Resmiyette Bağdat’a bağlı olan ‘Tartışmalı Kürd Bölgeleri” sorunu pratikte çözülmüş. de facto bir durum yaşansa da şimdi peşmergenin kontrolünde. Bu nüfusun ve sınırların iki katına çıktığı anlamına geliyor. Referandum ile bu de facto durum resmiyet kazanacak.[8]

DAEŞ’e karşı mücadele milli hislerin gelişmesinde önemli bir manivela oluşturmuş. Tabiri caizse bizimkileri kendilerine getirmiş. Araplarla ilişkiler bu çerçevede yeniden düzenleniyor. Ortak bir devlet konsepti içerisinde bir arada yaşama seçeneği neredeyse ortadan kalkmış.

İnanç ve gelenekleri ile barışıklar. İbadet mekanları, abartısız yapılardan oluşuyor.  Farklı inançlar ile bir arada yaşamaya yatkınlar. Hristiyan, Êzîdî, Feylî ve Yarêsan inancında olanlar ile karşılıklı nezaket ekseninde bir ilişki sürüyor. Denge biraz da Hewlêr’in tavizsiz bir politika yürütmesi ile kurulmuş gözüküyor.

Kendileri ile barışıklar. Şaşırtıcı bir özgüvene sahipler. Gezimiz boyunca sorduğumuz çetin sorular karşısında çekinen, bocalayan ve gergin iletişime sahip birine şahit olmadım. Gayet akıcı, ferah ve rahat tavırlarına hayran kaldım.[9]

Özgüvende Şafiiliğin ve aşiret aidiyetinin önemli bir rol oynadığını düşünüyorum. Aramızda farklarda ağırlıkla bu iki eksenle ilgili gibi.

Feyli Kürdler, Şii mezhebinden oldukları için yüzlerini şimdilik Bağdat’a çevirmişler.  Bunun zamanla nereye doğru evrileceği merak konusu.  Hewlêr’in akıllı politikalar yürütmesi halinde durumun değişeceği belirtiliyor. Nüfusları iki milyona yakın. Ağırlıkla Hewlêr-Bağdat arası coğrafyada meskûnlar.

Diplomaside bazı zorluklar var. Ana engel ABD dışında büyük devletlerin Bağdat, Tahran ve Ankara ile olan stratejik ilişkileri. Bu ilişkileri riske etmek istemediklerini biliyoruz ama bu durum bizimkilerde bir ön kabule yol açmış. Örneğin “Almanya’da bir milyonun üzerinde Kürd yaşıyor, sosyal ve siyasal alanda gayet etkinler neden ilgilenmiyorsunuz?” sorumuza ilgililer yanıt vermekte zorlandılar.

Kuzey Kürdlerine ilişkin bir politikaları yok. Çokça dillendirildiği gibi ilişkide oldukları veya destekledikleri bir kurum veya parti de yok. Komşu devletlerle iyi geçinme, onları ürkütmeme, kızdırmama tavrı hakim. Bu hoş olmayan, bazen vicdanları sızlatan ve hatta ağır eleştirilere maruz kalan ilişkileri devam ettirmeyi zorunluluk olarak görüyorlar.

Fakat son gelişmeler bu tavrı gözden geçirmelerine yol açmış. Daha doğrusu diğer parçalardaki Kürdlerin öneminin farkına yeni yeni varıyorlar. Özellikle PKK’nin mevcut çelişki ve sorunları kullanarak güneyde güçlenmesi ve Rojava’daki savaş buna sebep oluşturmuş.  Şu da bir gerçek ki dört taraftan gelen tazyik, nefes almalarına, sağlıklı politikalar izlemelerine pek fırsat vermiyor.

Görünen o ki güneyli kardeşlerimiz yürüdükleri bu uzun ve erimli yolda sona doğru geliyorlar. Bu yeni bir evrenin başlangıcı olacak. İşleri daha da zorlaşacak. Engelleri aşacak basiret, yetenek ve potansiyelleri var. Yeter ki büyük bir hata yapmasınlar. Gezi notlarımızın başlığına rahatlıkla “Rêya Vekirî”yi iliştirebiliriz.
[1] Kürdçede ‘açık yol’ anlamına geliyor.

[2] KGD (Almanya Kürt Toplumu) temelleri 90’lı yıllara dayanmakta olan bir kurumdur. Son üç yıldır Almanya sivil toplum kurumları içerisinde etkin bir konuma ulaşmıştır. Kurucuları kendilerini Almanya Kürdleri olarak nitelemekte ve Kürd aidiyetinin Almanya’da tanınması için çalışmalar yürütmektedirler.

[3] İşyerlerinde, evlerde TV’ler bütün gün açık. Siyasi ve politik gelişmeler, peşmergenin cephelerdeki durumu vs. oturma odalarına kadar girebiliyor.

[4] ) Görüştüğümüz ve karşılaştığımız Goran taraftarı şahsiyetler “Kürdistan çok gelişmiş” söylemimizden rahatsız oldular. Bunun KDP veya KYB hanesine yazılacak artılar olarak düşünüyor olmalıdırlar. İzlenimimiz “İran`la yakın ilişkileri var, onlar yönlendiriyor” suçlamalarının doğru olmadığıdır. Daha çok orta sınıfların istek, ihtiyaç ve korkularını temsil ediyorlar gibi.

[5] Kürd Bayrağı

[6] Güya Almanlar, Kürdlerin farklı milletlere (Arap ve Türkmen) tavrını buradan ölçeceklerdi.

[7] Duhoka gittiğimiz gün Haşdi Şabii’nin girdiği köyleri terkedip gelen Êzîdî-Kürd kardeşlerimiz ile karşılaştık. Kafileler halinde geliyorlardı. Kimi akrabalarının yanına kimi de geçici kamplara yerleştiriliyordu.

[8] Biz oradayken Referandum kararı henüz ilan edilmemişti. Ama bu yönde bir hazırlığın olduğunu hissetmiştik.

[9] Biz Kuzeylilerde ciddi bir özgüven sorunu var. Bir örnekle betimlemem gerekirse ortalama Kuzeyli bir Kürd kendisine uzatılan bir mikrofona iki cümle kurmakta zorlanır ve sözün arkasını kolay kolay getiremez. Ağzından çıkanları tartıyor hissine kapılırsınız. Bu sadece anadilinde değil Türkçe konuşurken de böyledir. Sebeplerini araştırmayı sosyal bilimcilere bırakalım derim.

Bas Gazetesi

Referandum öncesi Kürdistan’a gezi ve “Rêya vekırî” Başlık basın sitemiz taraından kısaltıldı)

... Bu yazımız ile ilgili görüşünüz? ...

Loading spinner
Yorum Yazın

E-posta hesabınızı yayınlanmıyoruz

14 + eleven =

Kullanıcı deneyiminizi artırmak için çerezler kullanıyoruz. Sorun yok, rahat olun. Size özel herhangi bir bilgiyi yayınlamıyor ya da paylaşmıyoruz. Anladım, sorun yok Daha Fazla