Vengma, hiç bir partinin borazanı değildir. Hiç bir partinin düşmanı da değidir. Kürt partilerinin doğru politikalarını destekler, yanlış politikalarını eleştirerek yol göstermeye çalışır.

Baba annem

Esma Akbalık / Baba annem Kürdistan’dır, Tarihtir, Dildir! Gerçek bir yaşam öyküsüdür. Tarihi kim yaşıyor, kim yazıyor? Tarihi galip gelen egemenler, yaptıkları haksızlıkları, zulmü, katliamları çarpıtarak yazarlar. İyi ki ninelerimiz, dedelerimiz yaşadıklarını bize aktardılar. Onlar bizim Kolektif hafızamızdır. Babaannem, Dersim’in Hozat kazasına bağlı Zankirek köyünde, Dörtçamal Ocağına bağlı bir ailenin kızıdır.

Genç yaşta dedemle evlenir, merkez köy olan Türk Taner köyünde yaşmını sürdürdüğü dönemde, ikinci çocuğu olan babamı 1937 Martında dünyaya getirir. Hani derler ya kızıl kıyamet tamda böyle bir dönemde, Türk sömürgerci güçleri ise büyük bir işgal ve imha savaşı ile soykırım yapmaktadır. Babaannem’in yüzü çizgi çizgiydi, tüm yaşadıkları yüzüne harita gibi işlenmişti.

Her zaman hüzünlüydü. Kısa boylu, şalvarlı, başında gökkuşağını anımsatan puşusu ve üstüne ince beyaz tülbent örterdi. Yoksul, az toprağı olan bir aile, amcalarım, halalarım ve kuzenlerimle her yaz tatilinde bir arada olmanın çocukluk mutluluklarını yaşardık. Babam memurdu, yaz tatilinde köye giderdik. Bu özlem gidermek için büyük bir fırsattı. Doğa ile iç içe, koyun, kuzu, kedi , köpek sesleri, insan sesleriyle birbirine karışırdı.

Köyde çok az bir kesim derme çatma türkçe bilirdi. Babaannem ise hiç bilmezdi. Beni ve tüm torunlarını, çok severdi. Yüreğinde hepimize yetecek kadar sevgi ve şefkat vardı.

Ortak bir dilimiz yoktu, biz kürdçe konuşamazdık, O, ise bir tek kelime türkçe bilmezdi. Onun sayesinde Kürdçe konuşmaya çalışıyorduk. Bizim konuşmalarımız köylüleri çok güldürüyordu. Çünkü yanlış telafuz ediyorduk, bize «tırke poçıkın» (kuyruklu Türk) derlerdi.

Biz çocuktuk fazla önemsemiyorduk. Daha sonraları, öğrendik ki türkler Kürtleri aşağılamak için, (kıro, kuyruklu kürd, vahşi dağlı, eşkıya) vs. diyorladı.

Babaannem, akşamları çocuklar uyduktan sonra tüm aile ferdleri bir arada olduğu zamanlarda, 1938 Dersim soykırımını anlatırdı. Eskiden radyo, televizyon yoktu, geniş bir haber alma ağı olmadığından, herkes kendi yaşadıkları kadarını bilir ve anlatırdı. Dünyanın her yerinde çocuklara uyumadan önce, binbir gece masalları anlatılır, masalda, kötülerin eline düşen çaresizleri, mutlaka kurtaran iyi insanlar, kahramanlar galip gelir, kötüler kaybeder, iyiler kazanırdı.

Ne yazık ki, bizimki masal değil, gerçek yaşam hikayesiydi. Bizim hikayede iyi insanlar ve kahramanlar yoktu. Kötüler ve sadece zalimler vardı, iyiler ölür veye yenilir kötüler ise kazanırdı. Bu bizim Atalarımız olan ninelerimiz ve dedelerimizin, yazılmayan gerçek tarihleriydi. Bizim hikayelerde, zalimlerin elinden Kürtleri, masum kadın ve çocukları yaşlı, nine ve dedelerimizi kimse kurtarmaya gelmiyordu. Bizim hikayemizde masalların tersine kötüler kazanıyor, iyiler ise kaybediyordu. Babaannem’in anlatıklarını biz resmi tarihin hiç bir yerinde okumazdık.

Çünkü galip olan işgalci, sömürgeci Türk devleti istediği şekilde çarpıtarak, yazdığı paçavraydı. Bu tarih değil, aksine Tarihi çarpıtmak, gerçekleri inkar ve imha etmek ve kendini kurtarmak için yazılan yalanlardı. Baba anemin anlatıkları, Ailesinin Türk devleti tarafından götürüldüğünü öğrendiğinde, ve akabinde yaşadıklarından kısa ama, tüm tarihi özetleyen dehşet dolu, unutulmayan Dersim Soykırım’ından bir kesitti.

“Mevsimlerden yazdı, hava çok sıcaktı, bir yandan güneşin kavurucu sıcaklığı, bir yandan ise işgalci Türk askerleri her tarafı yakıyordu. Memleket alevler içindeydi. köyler yanıyor, insanlar öldürülüyor, evler talan ediliyordu, bir kısım insan ise zincirlenmiş bilinmeze götürülüyordu. Tam bir felaketin içindeydik. Hiçbir canlının kurtulma şansı yoktu. Kadın olmak çok zordu, hele savaş zamanı daha zordu, düşman zalimdi. Yürüyordum, deli gibi, önüme zulmün rüzgarlarını katmıştım. Dağ taş askerden geçilmiyordu.

Dünya bize zifiri karanlıktı, çünkü Türkler kabusa çevirmişti yaşamımızı. Yürüyordum, geçmişimi, özlemlerimi, hayallerimi, umutlarımı yüklenmiştim, dere tepe demeden korku ve panik içinde ilerliyordum. Kolay mı, Annemi, kardeşlerimi ve köylülerimi devlet esir almıştı! Her gün kafileler halinde insanlarımızı, boyun ve ayak bileklerinden zincirle birbirine bağlanmış halde götürüyorlardı. Korku, umutsuz bakışlar, yara bere içinde götürüyorlardı.

Yorgunluktan bitap düşmüşlerdi, elbiseler yırtık, ayakları çıplak ve kan içinde, açlık, susuzluk, çaresizlik, imkansızlık korkunçtu. Bunu kelimelerle izah etmek imkansız, yasamayan bizim hallerimizden anlamaz. Aşiretlerin ileri gelenlerinin, kadınlarını küçük düşürmek, horlamak için saçlarını usturaya veriyorlardı, tecavüz, işkenceler tarifsizdi. Türk devletinin zulümü Dersim’i kuşatmıştı. Yoksul, savunmasız milleten ne istiyorlardı? Bilmiyordum! Gördüklerim ve yaşadıklarım ailemin ve hepimizin başına gelecekleri biliyordum.

Bu nedenle deliye dönmüştüm. Türkler çok zalimdi, hiç acımaları yoktu. Götürdükleri erkekleri toplu olarak katlediyorlardı. Kadınların ise başına gelmedik vahşet kalmıyordu. Yaşlılar, çocuklar zincirlerle birbirine bağlı halde, otomatik silahlarla, taranırlardı ve sonra tek tek süngülenirlerdi ki, hiç kimsenin sağ kalma ihtimali olmasın. En güzel genç kızlar ve kadınları arıyorladı. Bunlarla gönül eğlendirmek daha fazla eziyet etmek için. Bu ne biçim bir felaketti?

Bütün bunlara şahit oldum. Çünkü olayların içinde yaşıyordum. Genç gelindim, bir kadının tek başına bu kadar düşman askeri arasında yollara düşmesi imkansızdı. Ama ben deli gibi fırlamıştım ve bir yaşında olan oğlumu belime bağlamıştım, köylülerin götürüldüğü, toplu olarak katledilecekleri yere doğru, derelerden, ormanlardan ve kayalardan gizlenerek ilerliyordum. İçim acılarla kıvranıyordu, çevremdeki tüm ziyaretlere dönerek dualar ediyordum, ailemi sağ bulmak için yürüyordum. Köylülerin toplandıkları yer bir vadiydi, çağıramazdım, haykıramazdım, dost bir kulak beni duyamazdı, çünkü sadece zalim cellatların kuşatması vardı.

Dağları duman, havayı ise insanların yanık et kokuları sarmıştı. Ağlayamıyordum, çaresizdim. Uçaklar aralıksız uçuyor, bombalar atıyordu, atlı ve yaya askerler sürüler halinde, insanlara vahşet uyguluyordu. Vadiye vardığımda askerler ordan çekilmişti, ancak insanlar tepe şeklinde üst üste yığılıydı. Kan ve barut kokusundan bayılacak gibi oldum. Bir ara şuurumu kaybettim, midem bulandı.

Bu ne korkunç bir şey, neden bunu bize reva görüyorlar? diyerek Tanrı’ya ve Xızır’a, Ziyaret’lere O gün isyan ettim.

Neden bu masum insanları korumadınız, siz de zalimden güçlüden yanasınız dedim.

İnsan cesetleri bir tepe görünümündeydi. Hepsini üst üste atmışlardı, korkunç bir manzara, dehşet vericiydi, kandan dere yatağı oluşmuştu. Kaç kişiydi bilmiyorum, tepe şeklinde onlarca insan cesedi üst üste atılmış, kurşun ve süngülerle delik deşik tanınmaz hale getirilmişti. Hepsi kadın ve çocuklardan oluşuyordu. Cesetleri tek tek kaldırıp aralarında yaşayan var mı diye kontrol ettim

Parçalanmış bedenleri, kurşunlar delip geçmiş, süngüler iç organları deşmişti. Bunu hangi zalim, hangi akıl nasıl insanlara yapar demiştim. Bir yandan ağıt yakıyordum sessizce, ardından isimlerini sesleniyordum. Bir ara bazı iniltiler duydum. Önce inanamadım, ölüler arasında bir kaç ağır yaralı vardı, hepsinin durumu korkunçtu, hamile kadınların karınları deşilmiş, bebeler süngülenmişti. Yer kan ve ceset doluydu, döndüm gökyüzüne baktım, gökte kırmızıydı. Birden bir inilti daha duyuydum onu ölülerin arasında bulup çıkardım.

İşte bu benim Annemdi! Süngü tam göğsünü parçalamış, çiğerleri dışarı akmış, nefes alamıyor sadece horluyordu. Bu ne felaket, bir yandan sırtımdaki bebeğim ağlıyor, diğer yandan göğsü parçalanmış ağır yaralı annem can veriyor!

Annemi kayalık bir yere götürüp saklıyorum. Karanlık çöktüğünde köyden beni aramaya gelenleri görüyorum. Annemi gizlice getirip köyün yakınında mağara gibi bir yere saklıyoruz. Çok kan kaybetmiş bitap haldeydi. Köye, eve götüremiyoruz. Çünkü köy işgal altında, her taraf düşman, korkuyoruz.Ve bir yandan ne zaman sıra bize gelecek diye, kurbanlık kuzu gibi sıramızı bekliyoruz.

Bu zulümü anlatacak kelime yoktur, tarifi imkansızdır, ancak yaşayanlar anlarlar. Annemin durumu içler acısıydı, doktor yoktu, derman yoktu, ilkel bir şekilde annemin yaralarını sardık.

Birşey yiyecek, içecek halde değildi, sadece kuruyan dudaklarını suyla ıslattım, çok acılar çekiyordu.

Akşamları yanına gidebiliyordum gizlice. Sonra annemin yaraları iltihaplandı ve kurtlandı, acılar içinde can verdi.

İşte bu 1938’dir. Bu yara asla kapanmaz» derdi.

Ninem annesini köyün tam karşısındaki en yüksek tepeye gömüyor. Neden diye sorduğumda «acımız gözümüzün önünde olsun ki düşmanın ne kadar zalim olduğunu unutmayalım kızım» demişti ağlayarak.

Baba annem çok ağlardı.

Yine Babaannem bana şunları da anlatmıştı: “köyümüze çok yakın bir Mezra olan Akpınar’da, insanları toplayıp samanlığa kapatıp etrafına benzin dökerek hepsini diri diri yaktılar. Kadınların ve çocukların çığlıkları yeri göğü deliyordu. Alevlerin içinden, bazı kadınlar dumandan boğulmamak için kendilerini dışarı atıyor, bakıyor Türk askeri var, onların eline geçmemek için kendilerini tekrar alevlerin içine atıyordı. Dayanılır gibi değildi, hiç kimse birşey yapamıyordu. Bu acılar unutulmaz. Biz ise çaresizdik, sadece üzülüyorduk»

Dedem o dönem silahlı direnişçilere destek veriyor diye, ihbar ediliyor. Dedeme, köyün ortasında ibret olsun diye ölesiye işkence ediyorlar. Senin silahın var getir devlete teslim et seni bırakalım diyorlarmış.

Yakin bir köyden kuzenleri parayla silah alıyor, getirip teslim ediyorlar. Dedem, bu işkencelerden sonra bir türlü toparlanamaz. Beli sakatlanır ve sık sık kan kusar. Çok yaşlanmadan yaşamını yitir.

Aslında büyüklerimiz 1938 soykırımını bizden sır gibi saklarlardı. Atalarımızın neler yaşadığını bilmezdik, ama sürekli ağıtlar yakar ve matem atmosferi vardı evlerimizde, hüzün eksik olmazdı. Biz konuyu biraz anladıktan sonra anlatmaya başladılar. Her defasında, “Sakın haa, bu Türklerle uğraşmayın bu devlete karşı gelmeyin çok zalimdir, dini, imanı vicdanı yoktur. Kökümüzü kuruturlar” diyerek uyarı yaparlardı.

Biz 1938 Tertelesini yaşadık, dereler kan aktı. Kadınlarımız tecavüze uğramamak için kendilerini uçurumdan attılar. Anneler bebekleri ağlamasın, düşman yerlerini bilmesin diye öz evlatlarını boğmak zorunda kaldılar. Mağaralarda zehirli gazla öldürüldü insanlarımız. Devlete teslim olan Aşiret liderleri ve aileleri bile toplu olarak katledildi. Seyid Rıza ve arkadasları sorgusuz ve sualsiz, uydurma bir mahkeme ile asıldılar. Kızlarımızı götürdüler, akibetlerini bilmiyoruz. Sürgün edilenlere insanlık dışı muamele edildi.

Aşağılandılar, horlandılar, açlık ve yokluğa mahkum edildiler. Hastalık ve bakımsızlıktan öldüler. Say say bitmez. Baba annem, bana Kürtçe, ben ona Türkçe öğretmeye çalışıyorumdum, 8 yaşlarındayım, ısrarla bir tek kelime Türkçe telafuz etmedi. Sonraları büyüdüğümde sormuştum:

“Neden Türkçe konuşmuyorsun?

Bana şu cevabı vermişti: “O bizim düşmanımızın dilidir. Çok ağlayan Baba annemin, yüzü Kürdistan haritasına benziyordu. gözyaşları yüzünde derin izler oluşturmuştu.

«Üzülmekten insanlar hasta olur ölür derler, bana neden birşey olmuyor» diyerek sitem ederdi, «korkuyorum bunlar çocuklarımızın, soyumuzun kökünü yine getirecek! İkinci bir 38 Dersim Tertelesi görmeden ölmek istiyorum» derdi.

Ben de korkma Babaanne bu defa Kürtler kazanacak dediğim de “aaahh nerde o günler?” derdi. Ve hayattayken bir oğlu Kürdistan davasından idamla, bir diğeri ise komünizmden yargılanıyordu.

Ve 17 yaşında bir torununu türk askerleri katletti. Babaannem yanılmamıştı, Türklerin zulümü tüm şiddetiyle sürdü. Köy yakma ve boşaltma dönemini yaşadı. Ölünceye kadar, toprağını, köyünü terk etmedi. O’nu görmek için ailenin tüm bireyleri köye giderdi. Bir ulu çınar gibi gölgesine sığınırdık. Sonsuz sevgi ve şefkat, vicdan sahibi bu Kadın tüm köyün Anasıydı. Baba annem bizim hafızamız, tarihimiz, kültürümüz ve vatanımızdı.

Baba annem Kürdistan’dı.

akbalikesma@gmail.com

... Bu yazımız ile ilgili görüşünüz? ...

Loading spinner

Yorum Yazın

E-posta hesabınızı yayınlanmıyoruz

17 + 12 =

Kullanıcı deneyiminizi artırmak için çerezler kullanıyoruz. Sorun yok, rahat olun. Size özel herhangi bir bilgiyi yayınlamıyor ya da paylaşmıyoruz. Anladım, sorun yok Daha Fazla