Vengma, hiç bir partinin borazanı değildir. Hiç bir partinin düşmanı da değidir. Kürt partilerinin doğru politikalarını destekler, yanlış politikalarını eleştirerek yol göstermeye çalışır.

Hüseyin Ayrılmaz: Dersim’de bir isyan yok direniş var

Vengma, Dersimli Avukat Hüseyin Aygün, Şeyh Sait ve arkadaşlarının asıldıkları hazıran ayının sonunda, Facebook sayfasında yaptığı bir paylaşımda, “şeriat istedikleri için asılmıştı” diye yazmıştı. Ona “okumuş cahil” kelimesi yakışır.

Çünkü Kemalist Tarih dışında bir tarih okusaydı, görecekti ki birinci dünya savaşının sonunda, Sevr antlaşması imzalanmış, özerk bir Kürdistan’ın kurulması için Osmanlı imparatorluğunun temsilcileri de imzalarını atmışlardı.

Yani Kürdistan özerk haliyle orta yerde duruyordu. Kürdistan ve Kürt halkı Kemalistler için potansiyel bir tehlikeydi, bu halkı toptan susturmak, Kürdistanı baştan sona kadar işgal etmek istediler.

Kürtler Fransızlara, ingilizlere karşı direndiler, Kemalistler, hem fransızlarla, hem, ingilizlerle, hem de Ruslarla iş birliği yaparak Kürdistan’a saldırdılar.

“Sunni Kürtleri Şeriat istiyorlar, Alevi Kürtleri ise kafirdir” diye katlettiler. Bu gerçeği gizlemek için yalandan bir tarih yazarak, Kürt ve Türk gençlerine okutturdular. Hüseyin Aygün’ler yetiştirdiler.

Bu gün yalan tarih hükmünü yitirmiş, Kürdistan davası bütün dünya ya ayan beyan olmuştur. Türk devleti hala “terör olayı” deyip duruyor. Dün “şeriat davasıydı, bu gün terör olayıdır” Ama artık anlaşılmalı ki bu damgaların altında Kürdistan davası yatıyor. Hüseyin Aygün’ün görmesi dileği ile Dersim röportajını yayınlıyoruz:

Röportaj: Serpil Güneş

BasNews- Dersim Katliamı’nın üzerinden 83 yıl geçmesine rağmen, yaşanan olayların izleri hâlâ tazeliğini koruyor. Dersim Katliamı’na ilişkin devlet tarafindan bir adım atılmış değil. Dersim’e harekâtına karşı geliştirilen direnişe önderlik yaptığı gerekçesiyle oğlu ile birlikte asılan Seyit Rıza ve arkadaşlarının ne mezalarının yeri açıklandı, ne resmi makamlar Dersim halkından özür diledi, ne de Dersim halkının manevi ve maddi mağduriyetini giderecek bir adım atıldı şimdiye kadar.

Dersim halkı hâlâ kanayan yaralarını sarmaya çalışırken, Dersim topraklarını korumak için hayatı pahasına karşı direnişi örgütlemeye çalışan Seyit Rıza, Nuri Dersimî ve Ali Şêr Efendi’ye yönelik bir süredir bir takım iddialar öne sürülüyor. Özellikle arşivlerden çıkan harekât sırasında Seyit Rıza imzasıyla Fransız Başkonsolosluğu’na yazılan mektup tartışmaların boyutunu başka bir yöne taşıdı. Seyit Rıza’nın “okuma-yazması” olmadığı için bu mektubu kendisinin yazmadığından tutalım da, Nuri Dersimî’nin bu mektupları yazdığı hatta Nuri Dersimî’nin “devlet ajanı” olduğuna dair bir dizi iddialar var.

Tartışmaların başka bir yanı ise Dersim’de bir “isyan” yaşanıp yaşanmadığı konusu.Dersim’de harekât öncesi aşiretlerin silahlarını devlete teslim etmediği için harekâtın yapıldığı dillendiriller bulunuyor. Ali Şêr Efendi ve Nuri Dersimî’nin rolü üzerine tartışmalar devam ediyorken, diğer yandan Seyit Rıza’nın Dersim’de aslında etkili bir isim olmadığı tartışılıyor. Osmanlı döneminden beri Dersim’e yönelik belli dönemlerde 108 ayrı harekâtın düzenlendiği tarihi olarak bugün ortaya çıkmış durumda. Son harekât ile birlikte yaşanan katliamın ise boyutları henüz tüm yönleriyle açığa çıkartılmış değil.

Bütün bu soruları Dersim üzerine birçok çalışması olan araştırmacı-yazar Hüseyin Ayrılmaz ile konuştuk. Hüseyin Ayrılmaz’a göre bu tür iddialarda bulunanlar, Dersim’de yaşanaları ve tarihi gerçekleri çarpıtıyor. Dersim’de bir isyan yaşanmadığını dile getiren Ayrılmaz, silahların teslim edilmemesi nedeniyle harekât başlatıldığına dair görüşleri reddediyor.

Hüseyin Ayrılmaz, Nuri Dersimî ve Ali Şêr Efendi’nin o dönem ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını savunan iki Kürt entellektüeli olduğunu, ancak Dersim’de Kürt siyasi düşüncesini örgütleyecek bir güce sahip olmadıkları görüşünde. Bir süredir bazı kesimlerin Nuri Dersimî’yi bilinçli olarak itibarsızlaştırmaya çalıştığını dile getiren Ayrılmaz, Kürt ulusal bilincinin temsilini yapan Dersimî’nin bu yüzden hedef alındığını ifade ediyor. Ayrılmaz, Nuri Dersimî’ye yönelik iddia sahiplerinin bunu başarması halinde sıranın Seyit Rıza ve Ali Şêr Efendi’ye geleceğini bunun bazı Dersimliler eliyle geliştirilen bir proje olduğu kanısında. Ayrılmaz bunu şöyle ifade ediyor: “Nuri Dersimi’ye saldıranlar, esasen Kürt siyasal çizgisinin bu topraklarda silinmesi ve onun yerine başka bir şeyi koymayı amaçlıyorlar.”

Dersimli araştırmacı-yazar Hüseyin Ayrılmaz’a ayrıca bu dönemde Dersim’in kimliği, dili ve kültürüne ilişkin yapılan tartışmaları da sorduk. Hüseyin Ayrılmaz’ın işte o tartışmalara ilişkin BasNews’e verdiği cevaplar…

-Son dönemde Dersim 37-38 olaylarına ilişkin bir çok görüş ortaya atıldı. Ve o dönem  yaşananlara ilişkin farklı görüşlerin ileri sürüldüğünü görüyoruz. Dersim 37-38 olaylarına ilişkin düşüncelerinizi alabilir miyiz. Dersim olayları öncesi bir örgütlülük var mı? Devlet neden Dersim’e yöneldi? Bahsedildiği gibi o tarihta bir isyan yaşandı mı?

O dönemde Dersimde gezmiş, toplumun arasına karışmış, kendini farklı bir şekilde Dersimlilere tanıtarak, buralarda devlet adına araştırmalar yapmış bir Türk yazarı Nakşi Hakkı Uluğ’un Derebey Dersim adında bir kitabı var. O kitapta şöyle bir tespitte bulunuyor; “Bizim Dersim ile ilgilenmemiz, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u almasıyla başladı. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u aldıktan sonra biz Dersim ile ilgilenmeye başladık. Ama, Dersim yüzyıllar boyu eskiden nasıl bir yaşam sürdüyse, o zamandan itibaren günümüze kadar aynı yaşamı sürdürdü. Biz bir türlü, devletin burda hakimiyetini kuramadık.”

Dersime yapılan askeri seferler var biliyorsunuz, Türklerin kendi gazetelerinde de yer alır. Dersim’e tarih boyunca 108 askeri sefer düzenlenmiştir. Ama, Osmanlı bu seferlerde istediği sonucu hiçbir zaman alamadı. Her seferde Dersim’in gövdesinden belli bir toplum koparıldı götürüldü, sağa-sola sürgün edildi ama Dersim’in genel yapısına hükmedemedi, kontrol altına alamadı.

Huseyin-Ayrilmaz-DAM | Pir Haber Ajansi - PİRHA

Foto: Hüseyin Ayrılmaz

Cumhuriyet dönemiyle birlikte Cumhuriyet, Dersim’de farklı bir algı yaratıyor. Dersim adeta ikiye bölünüyor. Cumhuriyetin yeni olduğu, Osmalı’dan farklı olduğunu Ankara ile ilişkide olan insanlar eliyle, vekiller eliyle, araştırma yapanlar eliyle, Dersim’e bu çok anlatılıyor. Bu anlatımlar neticesinde Dersim, Cumhuriyet sonra ikiye bölünmüş vaziyetteydi. Şêx Said’in hareketiyle birlikte,- Lozan sonrası verilen sözlerin tutulmaması sonucunda o isyan patlak veriyor-  Meclis’te olan vekiller arasında Hasan Hayri Bey(Dersim mebusanı) Şêx Said’e destek verdiği gerekçesiyle idam edilince, Dersimliler “Evet bunların hazılıkları, planları, niyetleri Osmanlı’dan farksız. Lozan’dan da bir şey çıkmadı ve sonraki süreçte de bir şey çıkmadı” kanısına varıyorlar.

Şimdi bu tarihten itibaren, 1925’den itibaren 35-36 yıllarına kadar, Kemalistler Dersim’de bir hazırlık yapıyorlar. Bu hazırlığı araştırmacılar aracılığı ile gazeteciler, istihbaratçılar eliyle bilgi toplamaya başlıyorlar. Aşiretleri birbirine düşürüyorlar. O kadar kirli işler yapılıyor ki Dersim’de. 35 sonrası bu hazırlık  bitiriliyor ve nihayi karar veriliyor. Şimdi burda şunu sorabiliriz. Neden böyle bir karar verdiler? 

Zaten aşiretlerin bir kısmı bağımsız kalmış, bir elin parmakları sayısı kadar aşiretler var, onlar  karşı tavır geliştiriyor. Buna rağmen devlet durmuyor.

1937de İnönü’nün başında bir operasyon başlatıyorlar. Bu operasyon neticesinde deniliyor ki, “Biz eşkıyanın belini kırdık, bundan sonra bir isyan olmayacak” bunu kendileri söylüyor.  Dolayısıyla bir merkezi isyan, topluma önderlik, hepsinin bir arada olduğu derli-toplu devlete karşı merkezi bir  kararla karşı koyuş, bir isyan yok burda.

“Dersim’de bir isyan yok, bir direniş var”

Velevki diyelim bir isyan oldu, devletin yine öldürmesi mi gerekiyordu? Böylesi bir tartışmayı abes buluyorum. Ama Dersim’de bir direniş var…

Dersimliler burayı kendi ülkesi olarak görüyorlardı ve bu ülke olarak gördükleri toprakları devlete karşı savunmak istiyorlardı. Diliyle, kültürleriyle, tarihleriyle savunmak  ve adeta bunları korumak istiyorlardı devletten.  Çünkü olabilecekleri tahmin edebiliyorlardı. Onun için bir karşılık verdiler, topraklarını korudular ama dediğim gibi o kirliliğin bölünmenin, 0 ihanetlerin yaşandığı bir ortamda, az sayıda aşiretin karşılık verdiğini söyleyebiliriz.

Ben bunu Dersim topraklarına yönelik,  saldırı karşısında bir direnme olarak tanımlıyorum.

Biliyorsunuz 37’de 6-7 aşirete karşı yürüttükleri operasyonla Dersim’i öyle durduruyorlar. 38 harekâtı Dersimlilerin deyimi ile “süpürge” harekâtıdır. Yani komple imha etme harekâtıdır. Öncesi direnişçi aşiretleri yok ediyorlar, 38’de de zaten ses çıkan fazla kimse kalmamıştır, sesiz sedası insanları katlettiler.

83. yılında unutulmadı: Sosyal medyada gündem Dersim Katliamı

-37 harekâtında devletin aşiretlerden silah toplama gerekçesiyle bir operasyon yaptığından bahsediliyor. Ayrıca Dersim 38 harekâtı başlamadan önce Seyid Rıza’nın aşiret ileri gelenleri Halvori Gözeleri’nde yaptıkları bir toplantı var. Bu toplantıda silahların teslim edilmemesi yönünde karar alınıyor…

Evet, doğrudur. 35 Tunceli Kanunu ve Dersim’in ismi değiştirilip Tunceli yapılması, peyderpey süreçlerdir bunlar. 1936 yılı silah toplama dönemidir. Devletin iddialarına göre resmi kayıtlarda Derim’de 8.00 silah toplanıyor.

-Dersim’e silahlar nasıl gelmişti? Devlet mi vermişti bu silahları?

Benim yaptığım sözlü tarih çalışmasında, silahların nerden geldiğini sorduğumda I.Dünya Savaşı’nda elde ediyorlar. Silahların bir kısmını devlet veriyor. Osmanlı devleti ile birlikte Ruslara karşı direnmeleri için silah dağıtıyor. Daha sonra sözlü anlatımdaki tanıklardan dinlediğim bir kısmı da, Rus askerlerinden alınıyor.  “Ruslar, Erzincan’dan dağlardan kaçarak çekilirken arazide buluyorduk. Ya da bir ekmek karşılığı Rus askerlerinden silahlarını alıyorduk” şeklinde  bahsediliyordu. Bir ordan temin ediyorlar, bir de Osmanlı o dönem Ruslara karşı direnmeleri için bölgedeki aşiretlere silah dağıtıyor.

Tabi devlet bunları biliyor, bildikleri için de 36 yılında Abdullah Alpdoğan geldiğinde ilk kampanyası silah toplamaktır. İşte silahlarınızı verirseniz “Dersim’e dokunulmayacak” şeklinde Dersimlilere namus, şeref sözü veriyor. Ancak buna karşı başta Ali Şêr Efendi olmak üzere Seyit Rıza ve belli aşiret reisleri, “Yapmayın etmeyin, biz bunları tarihte çok gördük” şeklinde ikna etmeye çalışıyorlarsa da tabi para etmiyor. Tabi bu ikna çalışmaları sonuç vermeyince 14 mayıs 1937’de Halbori Gözeleri’nde bir toplantı oluyor. Bu toplantıyı Demanan, Haydaran aşiret ileri gelenleri ve Seyit Rıza örgütlüyor, Ali Şêr Efendi arka planda bu işi örgütlemeye çalışıyor. Toplantıda belli aşiretler katılsın diye  beklentileri yüksektir.  Ama çok sayıda aşiret ileri gelenleri katılacak diye beklenirken, bildiğim kadarıyla 6-7 aşiret ileri geleni katılıyor. Ve bu toplantıda direniş kararı alınıyor. Hatta  “herkes sözüne sadık kalacak, herkes birlikte davranacak  ve Dersim topraklarını herkes savunacak” şeklinde karar alınıyor, Munzur Suyu üzerine de yemin ediyorlar. Bu toplantı alınan kararlar,  başta Seyit Rıza, Demanan, Haydaran, Yusufan, Kureyşan aşiret liderleri ve 72 arkadaşı ile birlikte yargılanırken, haklarında istinat edilen suçlar içerisinde bir iki soygun dışında,  esas yargılama iddianamede geçen “Seyit Rıza Halburi’de aşiret liderlerini topladı, devlete başkaldırmak için yemin ettirdi” ibaresi iddianamede geçiyor.

Koçgiri rebellion - Wikipedia

-Dersim Katliamı’nda direniş kararı alan ve öne çıkan isim Seyit Rıza…Ama onunla birlikte arka planda Ali Şêr Efendi ve Nuri Dersimî  var. Seyid Rıza Dersim Katliamı sürecinde ve direnişinde neden bu kadar öne çıktı? Ali Şêr Efendi ve Nuri Dersimî’nin direnişteki rolü nedir? Ayrıca son dönemde bazı kesimlerin dile getirdiği “Nuri Dersimî’nin devlet ile bağı”  olduğu ve katliamda olumsuz bir rol oynadığına dair iddiaları var. Siz ne söyleyebilirsiniz bu konuda?

Seyit Rıza’nın bölgede öne çıkması I.Dünya savaşı yıllarında oluyor. Öne çıkma meselesi, Seyid Rıza ile başlayan bir süreç değil. Aileden gelen bir saygınlık var zaten. Diyelim ki, devlet Osmanlı döneminde görüşmek istediği 5 kişi varsa, Seyit Rıza’nın babası Seyit İbrahim bu görüşmelerin içerisinde. 1889’da olacak Elazığ’da bir görüşme oluyor mesela, 4 kişi gidiyor müzakereye bunlardan bir tanesi de Seyit İbrahim’dir. Yani, aileden gelen bir saygınlık, muhatap alınış var.

Seyit Rıza I. Dünya Savaşı yıllarında öne çıkınca, bir de Ermeni meselesine karşı aldıkları tavırla zaten devletin dikkatini üstüne çekiyor. Bu süreçten sonra başlayan bir süreç var. İkincisi; hayatı boyunca müzakereler oldu, görüşmeler oldu. Ama O’nun her görüşmesinde, her müzakeresinde Dersim’i korumak vardı. Bu korumanın, kendi toprağını, onurunu, tarihini, dilini, kültürünü sahiplenmenin neticesinde Seyit Rıza, aşiretler arasında öne çıkıyor haklı olarak. Herkes belli oranda bu aileye saygı duyuyor. Dediğim gibi tarihi bir yerden geliyorlar, öyle durup duruken insanlar bir aileye bir şey bahşetmez. Bir duruşu var. Etrafındaki aşiret liderleriyle olan ilişkileri var. Bütün bunları bir araya getirdiğimizde Seyti Rıza’nın tek bir özelliği öne çıkıyor: Dersim’i korumak. Dersim’i savunmak. Diline, itikatına, kültürüne, diline, tarihine bağlı bir insan görüyoruz. Bu da devlet açısından suç teşkil ediyor.

Atatürk ve Seyid Rıza'nın Gizli Görüşmesi | Bitlisname Kürt Tarihi ...

Foto: Seyit Rıza ve oğlu Uşen mahkemeye götürülürken

“Nuri Dersimî’ye saldırı başarılı olursa yarın Seyit Rıza’ya Ali Şêr Efendi’ye sıra gelecek”

Ali Şêr Efendi’ye gelince Koçgiri’nin Ankara’ya gönderdiği talepler var, bunların hepsine baktığımızda bu insanlar siyasal süreci başlatıyorlar bu topraklarda. Hem Ali Şêr Efendi hem de Nuri Dersimi. Evet bizimkilerin belli bir talepleri vardır ama, Nuri Dersimi ve Ali Şêr Efendi’nin kafasındaki siyasal projeler Dersim aşiret liderlerinin çok ilerisinde projelerdir. Bu siyasal süreçler, Kürt ulusal bağımsızlık, kendi topraklarını savunma, kendi kaderini tayin etme hakkı, o dönemde hem Ali Şêr Efendi’nin hem de Nuri Dersimi’nin aklında olan şeyler. Bunun için zaten Koçgiri’de öne çıkıyorlar. Koçgiri yenilgisi sonrasında aynı şeyi Dersim’de hayata geçirmeye çalışıyorlar. Ama akıllarından geçirdikleri projeler, gerçekleşirdi, gerçekleşmezdi, doğru muydu, yanlış mıydı? Ama bu insanlar o dönemin entelektüelleridir. Ve bu topraklarda bu işi sadece siyasal boyuta taşımak isteyen iki tane insandır. Bu insanlar, ne yaptığını biliyorlardı, hayallerinde bir Kürdistan vardı. Bunu doğru buluruz veya yanlış buluruz, ancak böyle düşünüyorlardı.

Şimdi bugün Nuri Dersimi’ye saldıranlar bunu başarırsa, arkasından Seyit Rıza gelecek, Ali Şêr Efendi gelecek. Çünkü bu bir projedir. Esasen yok etmek istedikleri bu anlayıştır. Yani bu topraklarda Kürt siyasal çizgisinin bu topraklarda silinmesi ve onun yerine başka bir şeyi koymak istiyorlar. O çizginin yerine başka bir şey koymak istedikleri için Nuri Dersimi’ye bu kadar saldırıyorlar.

Nuri Dersimi’nin bahsedilen devlet ile ilişkileri, zaten kendi kitabında yazıyor. Devletin bir memuru olduğunu, bu görevini sürdürürken de aynı zamanda aşiretlere kendince yardımcı oluyor, onlara bilgi aktarıyor, görüşlerini söylüyor. Bunlar bilinmeyen, yeni keşfedilmiş şeyler değil. Bu insan kendi kitabında zeten bütün bunları söylüyor. Ama bu insanlar diğer yandan kendi topraklarına ölümüne bağlı insanlardır. Ve dediğim gibi bu dönemin entellektüelleridir. Tabi ki siyasal düşünceleri olabilirdi. Elbette ki o siyasal düşüncelerin bu topraklarda meyve vermesini ve amaçlarını gerçekleştirmek için, uğraş içerisinde olmaları son derece normaldir. Ama bugün, saldırıların hedefi haline getirilmelerinin nedeni, bu tarihi sözümona düne kadar Kemalistler yazdılar, bu öne çıkan isimlerle uğraştılar, sayısız iftira, yalan, itibarsızlaştırma projeleri ortaya attılar ve hiçbiri tutumadı. Şimdi  bunu Dersimlilerin eliyle yapmak istiyorlar, olay bu.

-Hasan Hayri Bey için de böyle itibarsızlaştırıcı iddialar var…

Ben, Dersim Araştırmalar Merkezi sitesine bir yazı yazmıştım. Hasan Hayri Bey idama giderken söylediği sözü yazmıştım. Bu sözü bize, torunlarına miras olarak bıraktı. Orda haykırdı dediki; “Ey Kürt halkı, bizi de örnek alarak, bilinizki Kemalistlerin size vereceği en değersiz söz, namus ve şeref sözüdür!” Buna karşı ilk saldırı bizim hemşerilerden geldi ne yazık ki!

Ben Hasan Hayri Bey’in anlaşılmadığını noktasındayım. O dönemin sosyalistleri Kemalizme inandılar. Hasan Hayri Bey, Dersim’de kan dökülmesin, bir kıyım olmasın diye bir ittifaka girdi. Siyaseten aldatıldı. Aldatıldığını anladığı andan itibaren Kemalizme karşı tavır aldı. Ve bu tavrı Hasan Hayri bey’i ölüme götürdü.

Kitabımda da yer verdim. Hasan Hayri Bey, Ankara’da kavgaları oluyor. Erzurum mebusu Hüseyin Avni Bey, Hasan Hayri’ye diyor ki, “Oğlum seni meclisin kapısında yok ederler, çabuk kaç burdan”  şeklinde uyarıyor. Hasan Hayri Bey bunun üzerine Elazığ’a ordan da Dersim’e Seyit Rıza’nın yanına geliyor. Tam 8 ay Seyit Rıza’nın yanında kalıyor. Seyit Rıza ona diyor ki; “Hayri gitme! Yanımda kal. ” Çok seviyor onu çünkü. Hayri Bey’in aşireti Mehmet Ali Ağa araya giriyor. “Biz 300 atlıyla seni götürürüz, Elazığ’da görüşme yaparız, az bir cezayla atlatırsın” diyorlar.  Hasan Hayri Bey gitmesi korktu gelmedi derler, başına gelecekleri tahmin etmesine rağmen gidiyor. Aşiretinin de bunda rolü var. Elazığ’da görüşmeye gidiyor, orda tutuklanıyor daha sonra idam ediliyor.

Dersim Mebusu Hasan Hayri Bey idamının yıldönümünde Meclis'te ...

Foto: Dersim Mebusanı Hasan Hayri Kangozade

Bu bir kinin ifadesidir. Çünkü, Hasan Hayri Bey Meclis’te Mustafa Kemal’in üzerine yürüme olayı var. Hasan Hayri bey, Lozan’da verilen sözlerin tutulması, yetki istedi kendisine yetki verilmemesini eleştirdiği için bunu canıyla ödedi.

Bu konuda tarihi çarpıtanlar bu ayrımı yapacak idaraka sahip değiller! Ya da bilerek yapıyorlar.

-Dersim’e yönelik Harekât başlatıldığında zehirli gazların atılması ve katliamı uluslararası arenada duyurmak için  Nuri Dersimi ile Ali Şêr Efendi’nin Dersim harekatı sürecinde Seyit Rıza adına yabancı konsolosluklara yazdığı  mektup iddiaları var.  Seyit Rıza imzasıyla bugünlerde arşivlerde ortaya çıkan mektuplar gerçekten bahsedildiği gibi Seyit Rıza adına ondan habersiz mi yazıldı?

Ben o döneme tanıklık etmiş ve onlarla yakın ilişki içerisinde olan insanlarla görüştüm. Seyit Rıza’nın okuma-yazma bilip bilmediğini tartışmak bile istemiyorum. Bunu ortaya atanlar sırf O’nu itibarsızlaştırmak için yapıyorlar. Bazı kesimler var işte –isimlerini zikretmek istemiyorum – önce Seyit Rıza için “fukarının biridir” “dünyadan haberi yok” televizyonlarda çıkıp “Dersimliler onu fazla dinlemiyordı” “Dersim’e hükmeden biri değildi” gibisinden şeyler söylüyorlar. Evet Dersim’e hükmetmiye bilir. Ama aşiretler arasında saygınlığının olmadığını söylemek, tabiri caizse cehalettir. Böyle bir şey yok, tarihten bihaber olmaktır. Kaldı ki, okuma-yazma bilmek bir ölçü değil. O zaman Hz. Muhammed’in okuma-yazması yoktu niye bir peygamber olarak kabul ediyorsunuz demek geliyor içimden. 1925’den 1941’e kadar İran’ı yöneten Şah Rıza Pehlevi’nin okuma-yazması yoktu şimdi biz ne diyelim buna.

İkincisi “bu yazıları Seyit Rıza yazmadı Nuri Dersimi’ yazdı” deniyor. Kaç tane devlet başkanı veya, kaç tane siyasi partinin genel başkanları resmi yazıları kendileri yazarlar? Şimdi, diplomasi dili farklıdır. O dönem diplomasi dilini iki tane insan biliyor. Seyit Rıza onlara Dersim’in yalnızlığını, uluslararası alanda tanınması gibi kaygılarını iletmemiş gibi bahsetmek, dediğim gibi tarihten bihaber olmak demektir. Arabistan’da patır, patır devletler kurulurken, Dersim’deki Seyit Rıza konumunda olan gibi insanların bu gelişmelerden bihaber olması, kendi toprağı için barışı, özgürlüğü, kendi kaderini tayin hakkını istemesi kadar doğal bir şey yoktur. Ama bunu yazıya dökme görevi, belki Nuri Dersimi’ye, Ali Şêr Efendi’ye kalmıştır. Seyit Rıza’nın tarih bilincinden yoksun olduğunu söylemek aslında kendi cehaletlerini ortaya koyuyor. Tabi bütün bunlar bilinçlice yapılan çarpıtmalar, tamamen bu isimleri itibarsızlaştırmak için yapılıyor.

Nuri Dersimi - Wikipedia

Foto: Nuri Dersimî

80 yaşına kadar, bütün ailesini yok edilmesi pahasına Dersim’i savunan  bir insana dair kurulan bu cümleler, açık söylüyorum dilim varmıyor  ama, saygısızlık olarak değerlendiriyorum. ve bu iddiaları öne süren ve  bu yazıları yazanların hiçbirisinin bir tanesinin bütün yaşamı, kendisini Dersim’e adayan Seyit Rıza’nın yarım saatinin karşılığı kadar değerli değillerdir. İnsanda biraz utanma olur!   Dersim değerlerini, Dersim tarihini yaratan bu  insanlara saygı duyar. Bu  değerleri yaratan insanları itibarlarını ayaklar altına almaya kimsenin hakkını bunlara vermiyor.

Bu bahsedilen yazışmalar oldu, evet Nuri Dersimi’ bir mektup gönderdi. Şimdi ortaya çıkıyor ki, bu mektup Fransa konsolosluğuna Dersimliler eliyle teslim edilmiş. Keşke on tane daha mektup yazsalardı.  Keşke dünyanın bütün ülkelerine Dersim’deki vahşeti anlatan mektuplar yazsalardı.  İmzanın kime ait olduğu çok önemli değildir benim için. Bir toplum komple  kıyımdan geçiriliyor, birileri bunu dünya halklarına ve dünya devletlerine duyurmak için mektup yazıyor, bunun üzerine bir işbirliği çıkarılamak isteniyor, fırtınalar koparılıyor. Böyle bir şey yok! Kimse kimseyi kandırmasın.

– Kürt Teali Cemiyeti’nin bir üyesi olan Kerküklü Kürt aydın Îsmail Hakkı Şawez, Dersim Katliamı başladığında Bağdat’taki tüm yabancı ülke konsoloslukları ve o dönemin Birleşmiş Milletleri’ne mektuplar göndererek, zehirli gazların kullanıldığını, bir katliam olduğunu ve katliama karşı uluslararası toplumun tavır almasını istiyor. Bu ayrıntı o dönemin İran genel Kurmay Başkanı’nın anılarının Avesta Yayınları’nda çıkan kitabında yer alıyor… (Hasan Arfa, Kürdler Tarih & Politika, s.58, Avesta Yayınları)

Seyit Rıza felaketin farkında, bu son operasyon için konuşmalarında, köyde kendi aralarındaki sohbetlerinde Korkum o ki, Dersim’i yerle bir etsinler. Nesil bırakmasınlar” diye dillendiriyor. Dolasıyla gelebilecek tehlikeyi görüyorlar. Gelebilecek tehlikeyi gördüğü için Seyit Rıza bu insanlara özellikle ben sözlü tarih çalışmamda bizzat tanıklarından çok duydum, Ali Şêr’e yurtdışına git diye yalvarıyor adeta. Bunun nedenlerinden bir tanesi şudur; Ali Şêr Efendi reddediyor, reddedince Seyit Rıza diyor ki “Senin gibi kaç tane okumuş yazmış insanımız var. Bizi dış  dügellere(dünyaya), bizi anlatın. Dersim’in başında dolanan  felekati anlatın. Anlatın ki,  belki üstümüzdeki bu felaket hafiflerde neslimizden bazıları sağ kalır” diye. Bütün bunları onlarla oturup kalkan bizzat tanık olan insanlar anlatıyor.

TARİHTE KÜRT KADINI - I | Komunar.NET

Foto: Ali Şêr Efendi ve eşi Zarife Hanım

Şimdi Ali Şêr Efendi veya Dersimi’nin diplomasi diliyle dışarıya mektup yazmış olması neden sorun oluyor. Bunu söyleyen kişiler, tencid pilavı gibi belli aralıklarla piyasaya sürmelerinin bir nedeni var. O da şudur; Nuri Dersimi demel Kürt ulusal çizgisi demek!  Ali Şêr Efendi demek Kürt siyasal çizgisi demek! Doğruluğunu veya yanlışlığını tartışmıyorum dikkat ederseniz. Bu kesimler burdan yola çıkarak bir süreç başlatmak istiyorlar. Bu toprakların tarihte bu isimlerden arındırarak bir tarihi yazım yapmak istiyorlar. Bu öyle kolay değil! Bu iş öyle iftiralarla, itibarsızlaştırmalarla, bu kadar zorlamalarla olacak gibi değil. Olması da mümkün değildir zaten.

-Dersim Kürdistan’da yer alan geniş bir coğrafyanın adı. Dersim’in kendine has bazı farklılıkları ve özgünlükleri olduğu gibi benzerlikleri bazı tartışmalara vesile oluyor. Etnik kökenine ilişkin özellikle. Siz Dersim’in etnik ve kültürül yapısını nasıl tanımlıyorsunuz? Farklılıkları neler? Yine işte Dersimliler “Zaza Kürt değil” gibi görüşler var, hatta Dersim’in  Ermeni yurdu olduğunu söyleyenler var. Klişe söylem ile sorarsak Dersim kimin yurdu?

Bu gerçekliği ben yok edemem. Bu konu çok derin bir konu. Yıllarca sözlü tarih çalışması yürüttüm ve tanıklara soruyorum. “Ma kamîmê?(Biz kimiz?) Welate ma kotiyo?(Ülkemiz neresi)” diye sorduğumda “Ma Kirmancîm cîgeram, welate ma Kirmacîya(Biz Kirmacız, ülkemiz Kirmanc’dır)” şeklinde yanıt veriliyor. Ama “Ma Kirmancîya” yanıtı genelde Ovacık, Hozat, Demanan’ın bölgesi, iç Dersim’dekiler kullanıyor.  Bu toplum bu şekilde kendilerini tanımlıyor. Şimdi siz bunları Türkçe’ye çevirdiğimizde iş başkalaşmaya başlıyor. Dolayısıyla burda toplum, kendisini de, tarihini de kültürünü de tanımlıyor aslında. Ama Kürdistan coğrafyası çok zengin bir coğrafya. Halklar bahçesi adeta. Ermeniler de vardır, Süryaniler de, Yahudiler de hatta Türkler de vardır. Bu toplum, bu topluluklar ile yüzyıllardır komşuluk ilişkileri içerisinde barış içerisinde yaşamış. Bu toprakta renkli bir coğrafya ve bu coğrafyada her kesimden insan kendisine yaşam buluyor, bir arada yaşayabiliyor. Ben Dersim’i için yüzdeyüz şudur gibi bir tespitte bulunmak istemiyorum. Aslında Kirmancîya Belekê, sözü en iyi şekilde ifade eden sözdür. Bu alacalı Kirmancî demek. Ama burda ağırlıklı konuşulan dil Kirmanckîdir, Kürtçedir, Ermenice son yıllarda artık yok gibi. Onun dışında kalan topluluklar ya da halklar varsa da, zamanla başka alanlara göçmüşlerdir. Türkçe şimdi hakim dil noktasına geldi. Bu toplum Kürdistani bir toplumdur ve Kürdî bir toplumdur, bölge halkları ile ortak bir kadere sahiptirler.  Yüzyıllardır onlara uygulanan asimilasyon, soykırım, katliam hemen hemen hiç kaderlerinde eksik olmadığı gibi, bu coğrafyadaki halklar kültürüle farklıklarından dolayı, bu tür zulümlerden nasiplerini almışlardır. Dersim de bunun içerisindedir. Ben bugün açısından bir kimlik tespiti yapılması noktasında değilim. Çünkü bu beni aşıyor. Dediğim gibi, burada herkes var, ama herkes kendisine “Kirmanc” diyor, Kürdî diliyle kendisini çok rahat tanımlıyor. Bunları nereye koyacağız, bunlarda ileri süreçte belli olur, devlet der ya “tarihçilere havale ediyoruz” biz de tarihçilere havale ediyoruz diyelim.

-Bir de kendini Kürdistanı’nın bu renkli toplumundan ayrı gören “Zazacılar” diye bir kesim var. Dersim, Erzincan, Bingöl, Elazığ, Siverek, Varto ve Diyarbakar’ın Kirmanckî konuşulan kesimlerini farklı bir kökene dayandıran bazı kesimler var. Bu kesimlerin  bu tanımlamasını  nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hayır. Bu iş içinde bazı yazarlar ve araştırmacılar var, gerçekten tarihlerini önemsiyorlar o konuda  farklılıkları öne çıkararak, kendi dili ve kültürü üzerine araştırma yapıyorlar, yazıp-çiziyorlar. Bunları normal karşılıyorum.. Ama bir kesim maalesef böyle değil. Dediğim gibi tarihi çarpıtma noktasındalar ki, bunların konumlandığı yer, neye hizmet ettikleri gün gibi aşikâr.

Ama şöyle bir şey var; ben Dersim’de uzun yıllar yaşadım. Dersim’de kimse kendisine “Zazayım” demiyordu. Biz Zaza dendiğinde açıkcası Şafiliği anlıyoruz. Bu politik örgütlerin içerisinde çıkan, yine yurt dışına giden bir kısım arkadaşların arayışları oldu. Ama Dersim’de tutmuyor o. Zorlama bir şey. Ben Zazaları reddediyorum anlamı çıkmasın burda. Palu’dakiler Amed’dekiler Bingöldekiler kendini böyle tanımlıyorlar, kimliklerini, dillerini öyle ifade ediyorlar. Bu son derece normal. Ama bizim Dersim’de bu zorlamaya tekabül ediyor, çünkü Dersim’de kimse kendisini böyle adlandırmıyor. Siz 20 yıl önce bir yaşlıya “Sen Zaza mısın?” diye sorsaydınız, çok sert tepki verirdi, ki ben bunları yaşadım. “Biz Zaza değiliz, onlar Şafilerdir, biz Aleviyiz” şeklinde tepki veriyorlardı.

Bu iş siyasallaştı, siyasallaşınca da, altında başka şeyler çıkıyor. Halkın dilini, kültürünü yaşatma gibi o masumane talebi, şuan başka birileri başka bir şekilde kullanılıyorlar. İşi boyuta taşıyınca da, biraz da kirletiliyor.

-Dersim Katliamı sonrası da Dersim’e yönelik, kültürel ve inaçsal asimilasyon politikası sürüyor. Devletin asimilasyonuun yanısıra siyasal örgütlerin de bu konuda pay sahibi olduğunu görüyoruz. Bugün Dersim hangi noktada? Asimilasyonun geldiği boyut ve toplumun buna karşı duruşu nasıl?

Ben burdaki  bütün sol örgütlerin,siyasi partilerin, Zazacılık yapanların, bir eli devlette bir eli Dersimcilikte değerlerimizi itibarsızlaştıranların -belki hepsini karıştırıyorum ama- değerlerimizi ayaklar altına alanları biraz ayrı tutarak, genelde kimsenin bir dil sorunu yok. O diğerlerinin zaten olamaz. Çünkü devletin başarıları onları mutlu ediyor. Kimsenin ne dil, Reya Haq yani Alevilik sorunu, ne de böyle bir dertleri var. Bütün diller siyasal, tercihler siyasal hesaplar.

Hal böyle olunca asimilasyon noktasındaki proje çok başarılı oluyor. Artık topraklarımızda dilimizi konuşmuyor olduk. Bunun için hiçbir şekilde bir çaba da söz konusu değil. HDP belediyeleri döneminde Edibe başkan, çocuklar üzerinde bir çaba sarf etti, 2 yıl  dil eğitimi çalışmaları yaptı. O da öyle kaldı. Onun dışında bir dil, tarih ve inanç üzerindeki asimilasyona, karşı buradan doğru bir mücadele veya derli-toplu kurumsal çalışmalar hemen hemen yok gibi.

Devlet burda Dersim’i çok daha iyi yönetiyor. Tırnak içinde kendi açısından çok iyi yönetiyor. Sorunsuz, bir şekilde görsel yatırımlar, çevre  düzenlemesi, şehir planları yani kısaca para, her şeyin önüne geçmiş durumda, bütün kirlilikler de bu para üzerinde tabiri caizse dilmiş, kültürmüş tali planda kalıyor. Biraz karamsar ifade ettim ama, bilerek, üzülerek söylüyorum. Kimsenin gündeminde dil, kültür, inancımızı nasıl yaşatırız, bir eğitim en azından kendi içimzide bunu daha nasıl projelendiririz bir çaba, bir emek yok maalesef.”

... Bu yazımız ile ilgili görüşünüz? ...

Loading spinner

Yorum Yazın

E-posta hesabınızı yayınlanmıyoruz

20 − seven =

Kullanıcı deneyiminizi artırmak için çerezler kullanıyoruz. Sorun yok, rahat olun. Size özel herhangi bir bilgiyi yayınlamıyor ya da paylaşmıyoruz. Anladım, sorun yok Daha Fazla